CLARE SHERIDAN KİMDİR?
9 Eylül 1885 doğumlu İngiliz heykeltraş, gazeteci ve yazar Sheridan, Britanya aristokrasisinin ayrıcalıklı dünyasında yetişti. Soylu bir aileden geliyordu ve ailesinin sağladığı imkânlar, onun sanat ve edebiyat dünyasına olan ilgisini artırdı ve genç yaşta sanatsal yeteneklerini keşfetmesine yardımcı oldu. Aynı zamanda, ünlü siyasetçi Winston Churchill`in kuzeniydi; bu bağlantı, onun toplum içindeki yerini daha da önemli kıldı.
Onun seyahat edebilme özgürlüğü, politik figürlerle kolayca temas kurabilmesi ve yazdıklarının ciddiye alınması; büyük ölçüde bu ayrıcalığın sağladığı görünmez zırh sayesinde mümkündü. Bu bağlam, Sheridan'ın kendisini "bağımsız" ve "sisteme mesafeli" bir figür olarak sunmasına rağmen, dünyaya bakışının temelini oluşturan sınıfsal konumu açıkça ortaya koyar.
Heykeltraş olarak özellikle Sovyet Rusya'da Lenin ve Troçki gibi isimlerle kurduğu ilişkilerle tanındı. Ancak bu temaslar, derin bir politik kavrayıştan çok, Batılı entelektüellerin devrimlere duyduğu romantik merakın uzantısıydı. Devrim, onun için çoğu zaman yaşayan halkların tarihsel zorunluluklarından ziyade, egzotik ve heyecan verici bir sahneydi. Bu eğilim, Türkiye`ye bakışında daha da belirginleşir.
Türkiye Cumhuriyeti`nin ilk yılları ve Sade Türk Kahvesi kitabi hakkında...
Clare Sheridan, genellikle İngiliz aristokrasisinin içinden çıkmış cesur bir kadın, devrimlerle flört eden sıra dışı bir entelektüel ve Doğu'ya meraklı bir gezgin olarak sunulur. Oysa bu anlatı, onun yazdıklarını ve baktığı yerleri hangi konumdan gördüğünü sorgulamadan kabul etmeyi gerektirir.
Bu yazı, Clare Sheridan'ı romantize eden biyografilerin aksine, özellikle yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti`ne dair gözlemlerini ve Sade Türk Kahvesi adlı kitabındaki yaklaşımını eleştirel bir mesafeyle ele almayı amaçlıyor.
Clare Sheridan, Türkiye'ye cumhuriyetin ilk yıllarında geldi. Bu dönem, Osmanlı İmparatorluğu'nun enkazı üzerinde, işgalden çıkmış, yoksul ama siyasi olarak son derece bilinçli bir toplumun köklü dönüşümler yaşadığı bir zaman dilimiydi. Ancak Sheridan'ın "Sade Türk Kahvesi" kitabında bu tarihsel bağlam neredeyse yok sayılır. Kitap boyunca Sheridan, Türkiye'de yapılan devrimleri - kıyafet düzenlemelerinden toplumsal yaşamdaki dönüşümlere kadar - üstten bakan, ukala ve yer yer aşağılayıcı bir dille ele alır.
Eleştirileri, bir toplumun neden bu değişimlere ihtiyaç duyduğunu anlamaya çalışmaktan ziyade, alışılmış Doğu`nun bozulmasına duyulan rahatsızlığı yansıtır. Modernleşme çabaları, onun kaleminde çoğu zaman aceleci, yapay ve halktan kopuk girişimler gibi sunulur. Oysa gözden kaçırdığı temel gerçek şudur; bu yenilikler bir tercih değil, var olabilmenin koşuluydu!
Sheridan'ın yazılarındaki temel sorun, Türkiye'yi tarihsel bir özne olarak değil, Batılı gözlemcinin değerlendirmesine açık bir deney alanı gibi ele almasıdır. Yüzyıllarca süren imparatorluk düzeninin çöküşü, emperyalist işgal, savaş yorgunluğu ve ekonomik yıkım; onun anlatısında neredeyse dekor niteliğindedir.
Cumhuriyet reformlarını eleştirirken, Britanya gibi yüzyıllar boyunca kendi modernleşmesini kademeli ve çoğu zaman sömürgecilik üzerinden gerçekleştirmiş bir ülkenin konforlu noktasından konuşur. Türkiye`nin ayni lükse sahip olmadığını, zamanın Türkiye için yavaş değil acımasız aktığını kavramaz ya da kavramak istemez.
"Sade Türk Kahvesi", Türkiye'yi anlatmaktan çok, Batılı bir entelektüelin kendi üstünlük hissini yeniden üretmesinin metnidir. Yeni kurulmuş bir Cumhuriyeti kendi tarihsel yükünü ve zorunluluklarını görmezden gelerek yargılayan bu bakış açısı, bugün hâlâ asmamız gereken entelektüel bir eşiktir.
Sheridan, kitabin son (Medeniyetin Ortaya Çıkışı) bölümünde şapka devrimine yer veriyor ve alaycı eleştirileri ile kitabini bitiriyor. Bu bölümde Gazi Mustafa Kemal'in İnebolu'da şapka devrimi ile ilgili yaptığı konuşmayı paylaşıyor ve sonrasında şu sözlere yer veriyor: "Türkiye'den ayrılmamdan tam da bir gün önce bütün gazeteler bu konuşmadan söz eder durumda. Gazi'ye göre var olan, var olmayan, varmış gibi olan, muhakkak var olması gereken vs. Türk medeniyetinin tek eksiği, içinde ve ruhunda zaten taşıdığı bir gerçeği somut bir şekilde dışa vuramamış olmasıymış. Bunu kanıtlayacak tek şey de bir şapkaymış. Nasıl bir şapka? Ne diyeyim?... Gözümün önüne şapkalı Türkler geliyor; her türlü Türk, her türlü şapka takmış vaziyette! Modern Türk medeniyetini temsil eden kaleydoskopik bir zafer alayı gibi geçiyorlar gözlerimin önünden...."
"....Anlaşıldığına göre, fes, kalpak veya sarık takmaktan vazgeçtikleri andan itibaren, kağnılar da sürücülerinin gözünde birden modern ulaşım araçlarına dönüşecek!..... Yol, tren hattı, liman, iskele, makine, örgütlenme, okul, hastane, hijyen, vs. gibi konuların üzerinde durmaya ne lüzum var ki? Bunlar için para ve zaman gerekir. Türkiye'nin ise boşa harcayacak ne zamanı ne de parası var. Nitekim, "Medeniyet gafillere ve kendisine uymayanlara karşı çok acımasızdır."Doğu Rönesansı'nın meşalesi olan Türkiye Cumhuriyeti'nin lideri böyle diyor. Kendisi medeniyetin gereklerini de çok iyi biliyor."
Bu, sivri dille yazılmış eleştiriden çok daha öte bir şey. Bir entelektüelin (!) meselenin sadece şapka olmadığını bilmediğini düşünmek çok zor. Yapılan devrimleri tek bir şapkaya indirgemekte de iyi niyet aranmaz. Yol, tren hattı, liman, iskele, makine, örgütlenme, okul, hastane, hijyen vs. hepsi zamanla hayata geçirildi zaten. Sheridan, 31 Mayıs 1970 yılında öldü, tüm bu yapılanları görmüş ya da duymuş olmalı.
Şapka bir semboldü. Osmanlı'da fes ve sarık sadece kıyafet değildi, dini ve sınıfsal kimliği de temsil ediyordu. Devlet bireyin ne giyeceğine dolaylı olarak din üzerinden karar veriyordu. Mustafa Kemal'in hedefi devletin dine değil, akla ve yurttaşlığa dayanması gerektiğiydi. Şapka burada eşit yurttaşlık ve sekülerleşme sembolüydü. Kıyafet kimlik - kimlik zihniyet- zihniyet devlet düzeni demekti. Şapka, zihniyet değişiminin görsel manifestosuydu. Mustafa Kemal bu konuda ısrarcıydı çünkü onun bakışı şuydu; "Bu ülke ya çağdaş bir devlet olacak ya da din adına yönetilen bir toplum olarak kalacak."
Şapka Devrimi Neyi değiştirdi?
Kamusal alanın dini görünümünü kırdı, "değişmez olan" algısını yıktı. Şapka devrimi gösterdi ki gelenek değiştirilebilir, din adına kutsanan alışkanlıklar sorgulanabilir. Bu zihinsel kırılma sonraki reformların önünü açtı; harf devrimi, medeni kanun, eğitim birliği... Devletin yönünü görünür kıldı. Batı tipi bir hukuk, bilim temelli eğitim, ulus-devlet yöneliminin görsel ilanıydı şapka. Şapka Devrimi toplumu modernleştirmedi; ama modernleşmenin geri dönülmez olduğunu herkese gösterdi. Yani Doğu Rönesansı'nın meşalesi olan Türkiye Cumhuriyeti'nin lideri medeniyetin gereklerini çok da iyi biliyormuş, evet.
Batılı gözlemcilerin 'otoriterlik' ya da 'yapay modernleşme' olarak adlandırdığı pek çok uygulama, aslında sömürgeleştirilmemek için zamanla yarışan bir toplumun refleksleriydi.
📌Clare Sheridan`ın "Mayfair`den Moskova`ya" günlüğünü aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz ; https://archive.org/details/mayfairtomoscowc00sher/page/n9/mode/2up
📌Clare Sheridan'ın Türkiyedeki seyahatine ve Latife Hanım ile tanışmasına dair notlarına yer verdigi "Nuda Veritas" isimli otobiyografik eserini de yine aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz ; https://archive.org/details/in.ernet.dli.2015.176196/page/n1/mode/2up
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
