SOFİA ANDREYEVNA TOLSTAYA : SAVAŞ VE BARIŞ'IN GÖRÜNMEYEN YAZARI

Gölge Değil Işık Olan Kadınlar Serisi - 1

Sofia Andreyevna Tolstoya

   Tarih büyük erkeklerin isimlerini kalın harflerle yazmayı sever. O harflerin arasında kalan kadınlar ise çoğu zaman dipnotlara sıkıştırılır. Sophia Tolstaya, dünya edebiyatının en büyük isimlerinden biri olan Leo Tolstoy'un eşi olarak anılsa da, gerçekte onun hayatı yalnızca bir yazarın karısı olmanın çok ötesindedir. 

   Sofia, Leo Tolstoy`un gölgesinde kalmış bir kadın değil; o gölgenin düşmesini mümkün kılan güçlü dayanaktı. Sophia Tolstoy`un hikayesi fedakâr eş anlatısıyla yumuşatılamaz. Bu hikaye, kadınların entelektüel üretimden sistematik olarak dışlanmasının belgesidir.

   Sofia Andreyevna Tolstoya (Sofia Bers), günlük yazarı, fotoğrafçı ve biyografik çalışmalarıyla tanınan önemli bir kadındır. 22 Ağustos 1844'te soylu bir ailede dünyaya geldi. Kendisi de oldukça iyi öyküler yazan, varlıklı bir saray hekiminin Yahudi kökenli ailesinden gelen, hassas ve zeki bir kızdı.

   Lev Nikolaevic (Leo Tolstoy), Bersov ailesinin uzun zamandir aile dostuydu. Aile başlangıçta Tolstoy'un en büyük kızları Elizabeth'e (Liza) evlilik teklifi edeceğini sanıyordu ancak Tolstoy Liza'nın henüz 18 yaşında olan kız kardeşiyle evlenmek istedi. Bu yüzden Sofia'nın babası Dr. Bersov çok öfkelendi ve uzun süre evliliğe onay vermedi. Buna rağmen 23 Eylül 1862'de Lev Nikolaevich Tolstoy, Sofia Andreyevna Bers ile evlendi. Leo Tolstoy 34, Sofia ise 18 yaşındaydı.

   Evlilikten önce Tolstoy`un ona okuttuğu günlükler, geçmiş ilişkilerini ve ahlakî çelişkilerini tüm açıklığıyla ortaya seriyordu. Sophia, bu gerçekle yüzleşerek evliliği kabul etti. Bu onun hayatı boyunca sergileyeceği duygusal dayanıklılığın ilk işaretiydi. Yine de bu süreçle başa çıkması kolay olmadı. Leo Tolstoy alkolik, kumarbaz, kadın düşkünü bir adamdı. Doyumsuz cinsel açlığı vardı ve bunu kadınlar ve serflerle tatmin ederdi (evlilik yıllarında da bu alışkanlığına geri dönecektir) Bir serften gayrimeşru oğlu olduğu ve çocuğunun yüzüne dahi bakmadığı söylenir, çocuk babasına yakın ama baba-oğul değil kont-serf ilişkisi içinde büyür. (Serf : Derebeylik düzeninde toprakla birlikte alınıp satılabilen köle)

   Yazarın malikanesi Yasnaya Polyana'daydı, çift evlendikten sonra oraya taşındı. Sophia günlüklerinde Yasnaya Polyana'daki hayatın sıkıcı olduğunu yazmıştı. O günleriyle ilgili 8 Ekim 1862 tarihli günlüğüne şunları yazmıştı; "Hayatımda başka ilgi alanları bulamazsam, örneğin çok istediğim çocuklar gibi, çünkü onlar bana sağlam bir gelecek verecek ve bana gerçek saflığın ne olduğunu gösterecekler, geçmişinin tüm iğrençliklerinden ve kocama karşı bu kadar acı hissetmeme neden olan her şeyden arınmış bir şekilde." Ve yine kocasının cinsel yaklaşımlarından halâ dehşete hatta tiksintiye düştüğünü yazıyor. Günlüğünde şöyle devam ediyor; "Onun geçmişinin benim için binlerce farklı duyguyla, iyi ve kötüyle dolu, asla bana ait olamayacak başka bir dünya olduğunu anlayamıyor, tıpkı Tanrı bilir neye veya kime harcanmış gençliğinin de asla bana ait olamayacağı gibi. Ona her şeyimi veriyorum; benden hiçbir parça başka bir yerde boşa harcanmadı. Çocukluğum bile ona aitti."

   Sofia her gün can sıkıntısı ve tembellikle boğuşuyordu. Kocası için pek bir anlam ifade etmiyordu, hiç bir arkadaşı, eğlenebileceği davetler-balolar yoktu. Bütün bunlar öz saygısını ciddi şekilde etkiliyordu. Sürekli suçluluk duyuyor ve kocası tarafından istenmediğini hissediyordu. Zamanla Sofia durumuna razı oldu ve kocasının bitmek bilmeyen eleştirilerini görmezden gelerek evin işlerini yönetmeye başladı. Sık sık hamile kaldı, 13 çocuk dünyaya getirdi ancak yalnızca 8 tanesi hayatta kaldı. Her kayıp onu derinden etkiledi, sık sık depresyona girdi ve kendini giderek kötü hissetti.


   Kısa süre sonra kocasının yazma işlerine yardım etmeye başladı. Leo Tolstoy'un zor okunur el yazmalarını defalarca temize çekip düzenledi, kopyaladı, belgeleri teslim etti, eserlerini tanıttı, miras işlerini yönetti. Zamanla kocasının kâtibi, fiilî menajeri, malikanenin idaresini üstlenen, yüzlerce köylünün geçimini düzenleyen bir yöneticisi oldu. Tüm bunların yanında Sophia yalnızca başkalarının metinlerini kopyalayan biri değildi. Kendi günlüklerini, anılarını ve edebî metinlerini yazdı. Günlükleri 19. yüzyıl Rusya'sında bir kadının iç dünyasını, evlilikteki güç savaşlarını ve entelektüel yalnızlığını tüm çıplaklığıyla yansıtır. Ayrıca dönemine göre oldukça sıra dışı bir biçimde fotoğrafçılıkla ilgilendi. O zamanlara ait hislerini günlüğüne şöyle yansıtmıştı; "Kendimi, mutluluğun görevimi yerine getirmekte yattığına ikna etmeye çalışıyorum, görevim olan her şeyi kopyalamaya ve yapmaya zorluyorum kendimi, ama bazen iradem kırılıyor, kişisel mutluluklar, kişisel bir hayat, kendi işim ve başkalarının emeği üzerinde çalışmamak istiyorum, çünkü tüm hayatım boyunca böyle oldu - işte o zaman gücümü kaybediyorum ve kendimi kötü hissediyorum.

   Tolstoy, yaşlandıkça mülkiyetten, aile bağlarından ve hatta evlilikten uzaklaşmak istedi. Telif haklarını halka bağışlama fikri, Sophia için çocuklarının geleceğini tehdit eden bir karardı. Bu noktada Sophia çoğu zaman dünyevi şeylere önem verdiği, maddiyata düşkün olduğu yönünde suçlandı. Oysa gerçekte yaptığı şey, idealler ile sorumluluklar arasındaki uçurumu kapatmaya çalışmaktı. Sophia, soyut ahlâkın değil somut hayatın tarafını tutuyordu. 28 Ekim 1910 gecesi Leo Tolstoy, evinden kaçarak Sophia'ya bir veda mektubu bıraktı. Mektubu okuduktan sonra, o zamana kadar zaten oldukça tükenmiş hisseden olan Sophia malikanelerindeki gölde kendini boğmaya çalıştı ama kurtarıldı. Bu buhranlı halleri kitaplarda ve bloglarda histerik halde diye tanımlanır ama ben buna katılmıyorum. Sophia Tolstoy'un ruhsal çöküntüleri, kiskançlığı, öfke patlamaları tarih kitaplarında özellikle vurgulanır çünkü patriyarka (erkeklerin birincil güç ve otoriteye sahip olduğu, soyun babadan geçtiği ve toplumun temel yapısının erkek egemenliği üzerine kurulduğu toplumsal sistemdir-ataerkil), itiraz eden kadını akıl sağlığı üzerinden cezalandırır. Sophia'nın yaşadığı şey histeri değil sistematik bir değersizleştirmeye verilen insanî bir tepkidir. Leo Tolstoy bir dâhi olarak anılır o dâhinin arkasında ömrünü tüketen kadın ise zor bir eş, histerik, anlayışsız, kıskanç diye etiketlenir.

Lev Tolstoy ve Sofia Tolstoya 

   Kısa süre sonra Leo Tolstoy'un Astapovo istasyonunda zatüreden ölmek üzere olduğu haberi gelir. Sophia oraya gider ancak akrabaları onu görmesine izin vermez. Tolstoy, 7 Kasim 1910'da öldü. Yazarın ölümüne kadar 48 yil birlikte yaşadılar ve bu dünyanın en ünlü mutsuz evliliklerinden biridir. Sophia ondan 9 yıl daha uzun yaşadı ve bu süre zarfında günlüklerini yayınlamaya başladı; evli bir kadın olarak hayatı boyunca onu rahatsız eden saldırıları - parlak kocasına lâyık olmadığını dinlemeye devam etti. Yayınlamaya başladığı günlüklerinin başına şu sözleri ekledi; ".... insanlar, belki de en genç yaşlarından itibaren bir dâhinin ve büyük bir adamın eşi olmanın ağır yükünü narin omuzlarında taşıyan kişiye höşgörü göstersinler. Sadece günlükleri değil anıları, çocuk öyküleri, edebi metinler de üretti.

   Sophia Tolstoy "Kimin Suçu?" isimli bir roman da yazdı. 18 yaşındaki Anna'nın, şımarık bekar 35 yaşındaki Prens Prozorsky'e aşık olmasının öyküsünü anlatır. Sophia, kahraman hakkında şöyle yazıyor; "Her kadın gerçekten sadece bir kez sever ve eğer başka birini severse bu onun şiirsel isteklerini karşılamayan, onları çiğneyen ve ona evliliğin sadece kaba tarafını sunan kocasının suçudur." Sophia, kitabını kocasının "Kreutzer Sonati"na bir yanıt olarak tasarladı. İkisini sırayla okursanız neredeyse birbirinin aynisi olduklarını göreceksiniz, ancak her iki durumda da bu çarpık bir aynadır. Birinde erkeklerin maddi aşkı ortaya konurken diğerinde kadın, erkeğin baştan çıkarıcısı ve düşmanı olarak gösterilir. Leo Tolstoy, "Kreutzer Sonatı"nı Anna Karanina'dan iki yıl sonra Beethoven'ın piyano ve keman sonatından esinlenerek yazdı. Özünde sadakatsizliğin sonuçlarını anlatan otobiyografik bir itiraf olarak tasarlanmıştır. Kadın arzusunun mekanizmalarına dair saplantılı bilgisizliğin yanı sıra, ahlâkî ruhu da hikayenin önemsizliğiyle zayıflatılmıştır ve bu da Sophia Tolstaya'nın kişisel dünyasının çok daha gerçekçi bir versiyonunu sunmasına ve böylece izleyicinin gözünde ve her şeyden önce kendi vicdanı onunda kendini haklı çıkarmasına olanak tanır.

   Sophia, "Kimin Suçu?" adlı eserini bitirdiğinde, yayınlanmasını aklından bile geçirmemişti. Yine de ölümünden sonra bile bunun gerçekleşmesini umuyordu. Dileğinin gerçekleşmesi için tam bir yüzyıl geçmesi gerekecekti. Roman ilk olarak 1994 yılında Oktyabr (Ekim) dergisinde yayımlandı ancak Rusya'daki çalkantılı politik dönemlerde dikkat çekmedi. Bugün çeşitli dillere çevrildi ve yeni feminist akımla uyumlu hale geldi.

   Sophia, Leo Tolstoy'a Anna Karenina, Savaş ve Barış gibi başyapıtlarının yazılmasını mümkün kılan düzenli bir hayat sağlamıştır. Sophia yazı yazarken bölünüyordu, Tolstoy yazı yazarken korunuyordu. Sophia, kendi yazarlığını kurmak yerine başka bir erkeğin yazar olarak özgürleşmesine olanak sağladı. Oysa Sophia'nın sadece günlükleri bile evlilik, annelik, cinsellik ve zihinsel yorgunluk üzerine radikal bir bilinç kaydıdır. Yine de erkek yazarın üretkenliği kadının tükenmişliği pahasına kutsanır.

Sophia Tolstoy'un günlüklerini aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz. (İngilizce) ; https://almabooks.com/wp-content/uploads/2021/02/DiariesSophiaTolstoyExtract.pdf

CLARE SHERIDAN İLE AYRICALIĞIN KÖR NOKTASINDAN TÜRKİYE`YE BAKMAK

     CLARE SHERIDAN KİMDİR?  




   9 Eylül 1885 doğumlu İngiliz heykeltraş, gazeteci ve yazar Sheridan, Britanya aristokrasisinin ayrıcalıklı dünyasında yetişti. Soylu bir aileden geliyordu ve ailesinin sağladığı imkânlar, onun sanat ve edebiyat dünyasına olan ilgisini artırdı ve genç yaşta sanatsal yeteneklerini keşfetmesine yardımcı oldu. Aynı zamanda, ünlü siyasetçi Winston Churchill`in kuzeniydi; bu bağlantı, onun toplum içindeki yerini daha da önemli kıldı. 

   Onun seyahat edebilme özgürlüğü, politik figürlerle kolayca temas kurabilmesi ve yazdıklarının ciddiye alınması; büyük ölçüde bu ayrıcalığın sağladığı görünmez zırh sayesinde mümkündü. Bu bağlam, Sheridan'ın kendisini "bağımsız" ve "sisteme mesafeli" bir figür olarak sunmasına rağmen, dünyaya bakışının temelini oluşturan sınıfsal konumu açıkça ortaya koyar.


   Heykeltraş olarak özellikle Sovyet Rusya'da Lenin ve Troçki gibi isimlerle kurduğu ilişkilerle tanındı. Ancak bu temaslar, derin bir politik kavrayıştan çok, Batılı entelektüellerin devrimlere duyduğu romantik merakın uzantısıydı. Devrim, onun için çoğu zaman yaşayan halkların tarihsel zorunluluklarından ziyade, egzotik ve heyecan verici bir sahneydi. Bu eğilim, Türkiye`ye bakışında daha da belirginleşir.

Türkiye Cumhuriyeti`nin ilk yılları ve Sade Türk Kahvesi kitabi hakkında...

   Clare Sheridan, genellikle İngiliz aristokrasisinin içinden çıkmış cesur bir kadın, devrimlerle flört eden sıra dışı bir entelektüel ve Doğu'ya meraklı bir gezgin olarak sunulur. Oysa bu anlatı, onun yazdıklarını ve baktığı yerleri hangi konumdan gördüğünü sorgulamadan kabul etmeyi gerektirir.

   Bu yazı, Clare Sheridan'ı romantize eden biyografilerin aksine, özellikle yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti`ne dair gözlemlerini ve Sade Türk Kahvesi adlı kitabındaki yaklaşımını eleştirel bir mesafeyle ele almayı amaçlıyor.


   Clare Sheridan, Türkiye'ye cumhuriyetin ilk yıllarında geldi. Bu dönem, Osmanlı İmparatorluğu'nun enkazı üzerinde, işgalden çıkmış, yoksul ama siyasi olarak son derece bilinçli bir toplumun köklü dönüşümler yaşadığı bir zaman dilimiydi. Ancak Sheridan'ın "Sade Türk Kahvesi" kitabında bu tarihsel bağlam neredeyse yok sayılır. Kitap boyunca Sheridan, Türkiye'de yapılan devrimleri - kıyafet düzenlemelerinden toplumsal yaşamdaki dönüşümlere kadar - üstten bakan, ukala ve yer yer aşağılayıcı bir dille ele alır.

   Eleştirileri, bir toplumun neden bu değişimlere ihtiyaç duyduğunu anlamaya çalışmaktan ziyade, alışılmış Doğu`nun bozulmasına duyulan rahatsızlığı yansıtır. Modernleşme çabaları, onun kaleminde çoğu zaman aceleci, yapay ve halktan kopuk girişimler gibi sunulur. Oysa gözden kaçırdığı temel gerçek şudur; bu yenilikler bir tercih değil, var olabilmenin koşuluydu!

   Sheridan'ın yazılarındaki temel sorun, Türkiye'yi tarihsel bir özne olarak değil, Batılı gözlemcinin değerlendirmesine açık bir deney alanı gibi ele almasıdır. Yüzyıllarca süren imparatorluk düzeninin çöküşü, emperyalist işgal, savaş yorgunluğu ve ekonomik yıkım; onun anlatısında neredeyse dekor niteliğindedir.


 Cumhuriyet reformlarını eleştirirken, Britanya gibi yüzyıllar boyunca kendi modernleşmesini kademeli ve çoğu zaman sömürgecilik üzerinden gerçekleştirmiş bir ülkenin konforlu noktasından konuşur. Türkiye`nin ayni lükse sahip olmadığını, zamanın Türkiye için yavaş değil acımasız aktığını kavramaz ya da kavramak istemez.

   "Sade Türk Kahvesi", Türkiye'yi anlatmaktan çok, Batılı bir entelektüelin kendi üstünlük hissini yeniden üretmesinin metnidir. Yeni kurulmuş bir Cumhuriyeti kendi tarihsel yükünü ve zorunluluklarını görmezden gelerek yargılayan bu bakış açısı, bugün hâlâ asmamız gereken entelektüel bir eşiktir.

   Sheridan, kitabin son (Medeniyetin Ortaya Çıkışı) bölümünde şapka devrimine yer veriyor ve alaycı eleştirileri ile kitabini bitiriyor. Bu bölümde Gazi Mustafa Kemal'in İnebolu'da şapka devrimi ile ilgili yaptığı konuşmayı paylaşıyor ve sonrasında şu sözlere yer veriyor: "Türkiye'den ayrılmamdan tam da bir gün önce bütün gazeteler bu konuşmadan söz eder durumda. Gazi'ye göre var olan, var olmayan, varmış gibi olan, muhakkak var olması gereken vs. Türk medeniyetinin tek eksiği, içinde ve ruhunda zaten taşıdığı bir gerçeği somut bir şekilde dışa vuramamış olmasıymış. Bunu kanıtlayacak tek şey de bir şapkaymış. Nasıl bir şapka? Ne diyeyim?... Gözümün önüne şapkalı Türkler geliyor; her türlü Türk, her türlü şapka takmış vaziyette! Modern Türk medeniyetini temsil eden kaleydoskopik bir zafer alayı gibi geçiyorlar gözlerimin önünden...."

"....Anlaşıldığına göre, fes, kalpak veya sarık takmaktan vazgeçtikleri andan itibaren, kağnılar da sürücülerinin gözünde birden modern ulaşım araçlarına dönüşecek!..... Yol, tren hattı, liman, iskele, makine, örgütlenme, okul, hastane, hijyen, vs. gibi konuların üzerinde durmaya ne lüzum var ki? Bunlar için para ve zaman gerekir. Türkiye'nin ise boşa harcayacak ne zamanı ne de parası var. Nitekim, "Medeniyet gafillere ve kendisine uymayanlara karşı çok acımasızdır."Doğu Rönesansı'nın meşalesi olan Türkiye Cumhuriyeti'nin lideri böyle diyor. Kendisi medeniyetin gereklerini de çok iyi biliyor."

   Bu, sivri dille yazılmış eleştiriden çok daha öte bir şey. Bir entelektüelin (!) meselenin sadece şapka olmadığını bilmediğini düşünmek çok zor. Yapılan devrimleri tek bir şapkaya indirgemekte de iyi niyet aranmaz. Yol, tren hattı, liman, iskele, makine, örgütlenme, okul, hastane, hijyen vs. hepsi zamanla hayata geçirildi zaten. Sheridan, 31 Mayıs 1970 yılında öldü, tüm bu yapılanları görmüş ya da duymuş olmalı.

  Şapka bir semboldü. Osmanlı'da fes ve sarık sadece kıyafet değildi, dini ve sınıfsal kimliği de temsil ediyordu. Devlet bireyin ne giyeceğine dolaylı olarak din üzerinden karar veriyordu. Mustafa Kemal'in hedefi devletin dine değil, akla ve yurttaşlığa dayanması gerektiğiydi. Şapka burada eşit yurttaşlık ve sekülerleşme sembolüydü. Kıyafet kimlik - kimlik zihniyet- zihniyet devlet düzeni demekti. Şapka, zihniyet değişiminin görsel manifestosuydu. Mustafa Kemal bu konuda ısrarcıydı çünkü onun bakışı şuydu; "Bu ülke ya çağdaş bir devlet olacak ya da din adına yönetilen bir toplum olarak kalacak."

Şapka Devrimi Neyi değiştirdi?

   
   Kamusal alanın dini görünümünü kırdı, "değişmez olan" algısını yıktı. Şapka devrimi gösterdi ki gelenek değiştirilebilir, din adına kutsanan alışkanlıklar sorgulanabilir. Bu zihinsel kırılma sonraki reformların önünü açtı; harf devrimi, medeni kanun, eğitim birliği... Devletin yönünü görünür kıldı. Batı tipi bir hukuk, bilim temelli eğitim, ulus-devlet yöneliminin görsel ilanıydı şapka. Şapka Devrimi toplumu modernleştirmedi; ama modernleşmenin geri dönülmez olduğunu herkese gösterdi. Yani Doğu Rönesansı'nın meşalesi olan Türkiye Cumhuriyeti'nin lideri medeniyetin gereklerini çok da iyi biliyormuş, evet.

Batılı gözlemcilerin 'otoriterlik' ya da 'yapay modernleşme' olarak adlandırdığı pek çok uygulama, aslında sömürgeleştirilmemek için zamanla yarışan bir toplumun refleksleriydi. 

📌Clare Sheridan`ın "Mayfair`den Moskova`ya" günlüğünü aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz ; https://archive.org/details/mayfairtomoscowc00sher/page/n9/mode/2up 

📌Clare Sheridan'ın Türkiyedeki seyahatine ve Latife Hanım ile tanışmasına dair notlarına yer verdigi "Nuda Veritas" isimli otobiyografik eserini de yine aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz ; https://archive.org/details/in.ernet.dli.2015.176196/page/n1/mode/2up