YILDIZLARA UZANAN BİR KADIN ; CAROLINE HERSCHEL

 Gölge Değil Işık Olan Kadınlar Serisi - 4

Caroline Herschel

   Caroline Lucretia Herschel, Uranüs`ü keşfeden William Herschel`in kız kardeşidir. Sekiz kuyruklu yıldız keşfetmesine rağmen, uzun süre sadece kardeşinin `asistanı` olarak görülmüştür. Oysa Caroline, birçok açıdan öncüydü. Doğa Bilimlerinde bilim camiasının onurunu ve takdirini kazanan ilk kadınlardan biriydi ve bu alanda maaş alan ilk kadın bilim insanıydı- dünyanın ilk kadın astronomudur. 

William ve Caroline Herschel

   Caroline Herschel 16 Mart 1750`de Almanya`nın Hannover şehrinde, işçi sınıfı bir ailede dünyaya geldi. Babası Isaac Herschel, ailesini geçindirmek için bahçe işleri yapıyordu aynı zamanda yetenekli bir müzisyendi. Zamanla müzikteki ustalığı onu Prusya ordusunda bando üyesi olarak görev almaya yönlendirdi. Resmi bir eğitimi olmamasına rağmen çocuklarına iyi bir eğitim vermeye çalıştı. Altı çocuğunun hepsini matematik, Fransızca ve müzik eğitimi almaya teşvik etti. Ancak Caroline`in annesi Anna İlse Moritzen genel olarak öğrenmeye karşıydı ve dört oğlunun biraz eğitim almasını isteksizce kabul etse de, kızlarının ev işlerinden başka bir şey yapmasına şiddetle karşı çıktı. Caroline, bir gün kuyruklu yıldızlar üzerine yapılan çalışmalara büyük bir katkı sağlayacağını en çılgın hayallerinde bile düşünemezdi. Eğer annesine kalsaydı, bugün kimse onun adını bilmezdi. 

   Adına bir kuyruklu yıldız (35P/Herschel-Rigollet) verilmiş olsa da, annesi onun için ailenin hizmetçisi olarak bir hayat hayal etmişti. Caroline ise annesinin isteklerine karşı gelerek erkek egemen bir alanda kendine yol çizdi; Almanya`daki ömür boyu süren ev işlerinden sonra 1772`de İngiltere`ye abisinin yanına gitti. Abisi William Herschel babası gibi müzisyendi, 1776`da İngiltere Bath`da orgcu olmuştu. 6 sene sonra 22 yaşında olan kız kardeşi Caroline`i yanına getirterek ona müzik, İngilizce ve Matematik dersleri verdi. Caroline Bath`daki konserlerinde baş solist olarak sahneye çıkmaya başladı. William zamanla astronomiye olan tutkusunu ön plana çıkardı ve kendini tamamen bu alanda çalışmaya adadı. Çok sayıda kaliteli teleskop üretti ve sattı. Caroline ona yardım etmeye başladı. Uzaktaki nesnelerden ışık toplamak için kullandıkları aynaları uzun saatler boyunca zımparalayıp parlattı, 32 yaşında artık abisinin yanında bir çıraktı. Mesleğin inceliklerini biliyordu ve anne babasının yanında geçirdiği hizmet döneminde kaybettiği özgüvenini yeniden kazanmıştı. William iş için sık sık seyahat ediyordu ve yokluğunda Caroline onun yerini alıyordu. Abisinin ve kendi keşiflerinin konumlarını hesapladı ve bunları bir yayında topladı. 

   Yaşamı boyunca, güneş sistemimizdeki bilinen tüm kuyruklu yıldızlar arasında en kısa yörünge periyoduna sahip olan Encke kuyruklu yıldızı da dahil olmak üzere 8 adet kuyruklu yıldız keşfetti. 1783`te tek başına teleskopla üç bulutsuyu tespit etti. Günümüzde C/1786 P1(Herschel) Kuyruklu Yıldızı olarak bilinen bir kuyruklu yıldızı keşfeden ilk kadın olarak tarihe geçti. 60 yıldan fazla bir süre önce ilk Kraliyet Astronomu John Flamsteed tarafından derlenmiş olan yaklaşık 3.000 yıldızın yer aldığı "Historia Coelestis Britannica" adli kataloğu kontrol etti, hesapladı, hataları düzelterek 560 yeni yıldız eklediği kapsamlı bir dizin hazırladı ve The Royal Society (Kraliyet Cemiyeti) tarafından yayımlandı. Bu görevi tamamlaması için Caroline`in 20 ay süren yorucu bir çalışma disiplini gerektirdi. 1828`de Royal Astronomica Society (Kraliyet Astronomi Toplulugu) Altın Madalyasını kazanan ilk kadın oldu; ayrıca bu topluluğun onur üyesi seçildi. 

Caroline Herschel

   1822`de abisi William`ın ölümünden sonra Hannover`e döndü. Burada bulutsuları ve yıldız kümelerini kataloglamaya devam etti. 1828`de, 77 yaşındayken, Astronomi Derneği çalışmalarının yayınlanmamış bir revizyonu ve yeniden düzenlenmesi nedeniyle ona altın madalya verdi. Yaklaşık 20 yıl daha yaşadı ve hem bilim insanlarının hem de halkın saygı ve hayranlığını kazanmaya devam etti. Kendi çalışmalarının yani sıra, aile geleneğini devralarak astronomiye yönelen William`ın oğlu John Herschel`e de yardım etmeye başladı. Caroline Herschel, 9 Ocak 1848`de Hannover`de 97 yaşında vefat etti. 2022`den beri Kraliyet Astronomi Derneği ve Astronomische Gesellschaft, dönüşümlü olarak İngiliz ve Alman kadın astronomları onurlandıran Caroline Herschel Madalyası`nı ortaklaşa vermektedir. 

Caroline Herschel

   Caroline Herschel`in yaşadığı dönemde kadınlar, belki de eğitim alma şansına sahip olan ayrıcalıklı geçmişe sahip bir kaç kadın dışında, erkeklerle aynı fırsatlara sahip değildi. Caroline, bu boğucu ortamdan kurtulmak için etkileyici bir kararlılık gösterdi. Hiç İngilizce bilmediği için yeni bir dil, şarkıcı olarak eğitim alırken yeni bir meslek ve elbette astronomi ve teleskop yapımıyla ilgili yeni bir disiplin... Yani gerçekten de oldukça dikkat çekici bir dizi yeni zorluklarla karşılaştı. Bu yüzden Caroline Herschel`in başarısı yalnızca bilimsel değil, aynı zamanda toplumsal açıdan da önemlidir. Çünkü o dönemde kadınların bilimsel araştırma yapması neredeyse imkânsızdı. Caroline, teleskop başında uzun geceler geçirerek bu sınırları zorladı. Sadece keşifleri değil aynı zamanda keşiflerini kataloglama ve kaydetme konusunda ve astronomik verileri yazıya dökme konusunda da inanılmaz derecede titizdi. Yeni Genel Katalog (NGC) büyük ölçüde onun çalışmalarına dayanmaktadır ve bugün bile birçok galaksi halâ NGC numaralarıyla tanımlanmaktadır. 

Feminist Bir Perspektiften Caroline Herschel

   Caroline Herschel`i feminist açıdan önemli kılan şey yalnızca keşifleri değildir. Onun hikayesi, kadınların bilim tarihinde nasıl görünmez kılındığını gösterir. Uzun yıllar boyunca anlatı şöyleydi; büyük astronom William Herschel ve ona yardım eden kız kardeşi. Oysa gerçekte Caroline yalnızca yardımcı değildi. Gözlem yapan, veri toplayan, keşif yapan ve bilimsel üretimde bulunan bir araştırmacıydı. Caroline Herschel`in adı bugün astronomide yaşamaya devam ediyor. Ay`da bir krater ve bir asteroid onun adını taşır. Bu gökyüzüne bakarak kendi yolunu açan bir kadının sembolik hatırasıdır. 

SESSİZ SALONLARIN MÜZİĞİ : FANNY MENDELSSOHN

 Gölge Değil Işık Olan Kadınlar Serisi - 3

   

   Fanny Cäcilie Mendelssohn (Hensel) 19. Yüzyılın erken Romantik döneminde yaşamış çok yetenekli bir Alman besteci ve piyanisttir. 14 Kasim 1805`de zengin ve kültürlü bir Yahudi ailenin en büyük çocuğu olarak Almanya - Hamburg'da doğdu. Ailesi 1816`da dönemin Almanya`sında artan antisemitizmden kaçınarak Hristiyanlığın Lüteryen (Protestan) mezhebini benimsemiştir. Babası filozof Moses Mendelssohn`un oğlu Abraham Mendelssohn (1776-1835) ve annesi girişimci Daniel Itzig`in torunu Lea Salomon (1777-1842) çocuklarının eğitiminde aktif rol oynayan bireylerdi. Fanny ve kardeşleri Fransızca, Almanca, Latince, Yunanca, aritmetik, geometri, coğrafya, edebiyat, müzik teorisi, keman ve resim gibi geniş bir eğitim aldılar. 

   Fanny Berlin`de büyüdü, ilk piyano eğitimini, Berlin Bach geleneğini Johann Sebastian Bach`ın öğrencisi Johann Kirnberger`in yazıları aracılığıyla öğrenmiş olabilecek annesinden aldı. Ayrıca Ludwig Berger ve Carl Friedrich Zelter`dan kompozisyon eğitimi aldı. Küçük yaştan itibaren olağanüstü müzik yeteneği gösterdi. 13 yaşında J.S.Bach`ın Well-Tempered Clavier eserinin tamamını ezberden çalabiliyordu. 

   Fanny, ünlü besteci olan erkek kardeşi Felix ile aynı müzik eğitimini almış olmasına rağmen Felix, Fanny`nin piyanoda kendisinden daha iyi olduğunu kabul ediyordu. Ablası Felix`in başlıca müzik danışmanı ve eleştirmeniydi; beste yaparken birbirlerine fikir verirlerdi, özellikle Felix parçalarını yalnızca ablasının yaptığı önerilere dayanarak yeniden düzenlerdi. Fanny cinsiyet ayrımcılığı yüzünden gölgede kalmış ama Felix kadar yetenekli, üretken ve duyarlı bir besteciydi. Romantik dönemin en önemli kadın bestecilerinden biridir. Besteleri arasında bir piyano ölçüsü, bir piyano dörtlüsü, bir orkestra uvertürü, dört kantat, piyano için 125`ten fazla parça ve çoğu yaşamı boyunca yayınlanmamış 250`den fazla lieder bulunmaktadır. Toplumsal baskılar nedeniyle bazı eserleri kardeşinin adıyla yayımlanmıştır. Piyano tekniği için övülmesine rağmen, aile çevresi dışında nadiren halka açık performanslar verdi. 

   Fanny, babasından müziğe devam etmek için izin istedi ancak 19. Yüzyıl toplumunda kadınların profesyonel müzisyen olması kabul görmüyordu. 1820`de babasının ona yazdığı mektupta "müzik belki Felix`in mesleği olacak ancak senin için bu sadece bir süs olmalı, asla varlığının ve yaptıklarının temeli olmamalı"  diye belirtiyordu. Fanny, küçük kardeşinin Avrupa turnesine çıkmasını ve müzik deneyimlerini yazmasını uzaktan izlemekle yetinmek zorunda kaldı. Fanny`nin bariz yeteneğine rağmen, müzik ilgisi sadece belirli bir noktaya kadar teşvik edildi. Sosyal statüsündeki genç kadınlardan evlenmeleri ve bir yuva kurmaları bekleniyordu; kamuoyunun dikkatini çekmeleri son derece uygunsuz kabul ediliyordu. 

   Fanny`nin besteleri hayatı boyunca büyük ölçüde ev içinde kaldı. Fanny`nin cinsiyeti müzik yeteneklerini geliştirme konusunda aynı sosyal fırsatlardan ve destekten yararlanmasını engellese de yetenekleri daha ünlü olan erkek kardeşininkine neredeyse eşdeğer görünüyordu. Tüm engellemelere rağmen üretmekten hiç vazgeçmedi. 1829`da, yetişkinlikte sanat alanında bir kadının geleceğine daha liberal bir bakış açısıyla yaklaşan ressam Wilhelm Hensel ile evlendi. Eşi onun müzik yeteneğini her zaman destekledi. 1846`da (40 yaşında) nihayet kendi adı altında eser yayınlamaya karar verdi ve birkaç opus sayısı çıkardı.

Fanny - Wilhelm Hensel

   Müzik tarihçesi Angela Mace Christian, Fanny Mendelssohn`un "tüm hayatı boyunca yazarlık dürtüleri ile yüksek sınıf statüsüne ilişkin sosyal beklentiler arasında mücadele ettiğini; tereddüdünün çeşitli şekillerde babasına karşı olan görev bilincinden, erkek kardeşiyle olan yoğun ilişkisinden ve kamusal alanda kadınlar hakkındaki çağdaş sosyal düşüncenin farkında olmasından kaynaklandığını" yazmıştır. Eserlerinin çoğu yayınlanmadı ve erken ölümünden sonra bir yüzyıldan fazla bir süre boyunca duyulmadı. Adı, eğer biliniyorsa ünlü kardeşinin merceğinden hatırlanmaya devam etti. Ancak Felix`e atfedilen bir eserin yazarının kendisi olduğunun keşfedilmesinden ve 20. Yüzyılın son birkaç on yılında kadın bestecilerin müziğine olan ilginin artmasından sonra Fanny Mendelssohn, kendi başına Romantik dönemin övgüye değer bir bestecisi haline geldi ve yeteneği bir kez daha küçük kardeşiyle eşit olarak görüldü. 1989`da Berlin Duvarı'nın yıkılmasının ve eski Doğu Almanya`daki arşivlerin araştırmacıların kullanımına açılmasından bu yana, başarılarının tüm kapsamı ortaya çıktı. Nihayet Fanny Mendelssohn Hensel tamamen yeni bir bakış açısıyla değerlendiriliyor.

Fanny Mendelssohn - Das Janr Bestesi

   Çoğu zaman yalnızca `Felix Mendelssohn`un kız kardeşi` olarak tanıtılması, onun sanatsal kimliğine yapılan tarihsel bir haksızlıktır. Oysa Fanny Mendelssohn, 19. Yüzyıl Avrupası`nın en üretken ve yetkin bestecilerinden biriydi. Ancak mesele yetenek değildi mesele kadınların kamusal sanat alanına ait görülmemesiydi. Fanny`nin hayatını belirleyen şey müzikal sınırları değil, toplumsal sınırlar oldu. Ailesi onun yeteneğini kabul etse de, profesyonel bir kariyer yapmasını uygun görmedi. Bu durum 19. Yüzyıl kadın sanatçılarının kaderini özetler; Üretebilirsin ama görünemezsin. Fanny Mendelssohn hayatının ilerleyen dönemlerinde önemli bir kırılma yaşadı. Kendi adıyla eser yayınlamaya başladı. Bu karar, sadece sanatsal değil politik bir adımdı. Çünkü bir kadının `ben buradayım ` demesi bile başlı başına bir direnişti. Bugün onun melodilerini dinlediğimizde yalnızca romantik dönem müziğini değil, bastırılmış bir sesin sabrını duyarız. 

   1847 yılının Mayıs ayında, Sonntagsmusiken performansı için Felix`in Die erste Walpurgisnacht kantatını prova ettikten bir kaç saat sonra, Fanny 41 yaşında felç geçirerek hayatını kaybetti. Ancak, müzik mesleklerinde kadınlara yönelik değişen tutumlara tanık oldu ve bu da eserlerinden birkaçının basılmasına ve böylece ciddi bir besteci olarak kabul edilme hayalini gerçekleştirmesine yol açtı. Eserleri yayınlanan ilk kadın besteciler arasında yer alarak, Fanny geleneksel olarak erkek egemen bir sanat mesleğine kadınların kabulü için bir emsal oluşturdu. 

   Peki sizce kaç kadın sanatçı, bir erkeğin gölgesinde anlatıldığı için kendi hikayesini kaybetti?

GEORGE SAND`IN HAYATI, ESERLERİ VE FEMİNİST ETKİSİ

George Sand Portresi

   George Sand gerçek adıyla Amantine Lucile Aurore Dupin, 1 Temmuz 1804 yılında Paris`te doğdu. 19. yüzyıl Fransız edebiyatının en önemli ve aykırı figürlerinden biridir. Hem üretken bir yazar hem de toplumsal normlara meydan okuyan entelektüel biri olarak tanınır. Romanlarında toplumsal adaletsizliklere ve kadınların konumuna dair güçlü eleştirilerde bulunur. Bu yönüyle yalnızca bir romancı değil aynı zamanda dönemin entelektüel tartışmalarına aktif biçimde katılan bir düşünürdür. 

   1848 Devrimi sırasında bizzat hükümet bültenlerini yazmış ve radikal cumhuriyetçi fikirleri, köylülerin ve işçilerin eğitim alması gerektiğini savunmuş; romanlarında yoksul karakterleri ahlâkî olarak soylulardan üstün resmetmiştir. "Kadın Hakları" kelimesini bugünkü anlamıyla kullanmasa da, kadının ekonomik bağımsızlığını, boşanma hakkını ve toplumsal hayattaki eşitliğini hayatıyla ve eserleriyle savunmuştur.  George Sand`ı anlamak yalnızca bir yazarı değil 19. yüzyıl Avrupası'nda özgürlük anlayışını, kadın kimliğinin dönüşümünü ve sanatın toplumsal rolünü anlamak demektir. Bu yazıda onun hayatına, eserlerine ve edebiyat tarifindeki yerine daha yakından bakacağız.

   Annesi ve babası birbirine tamamen zıt sosyal sınıflardan gelen bir ailenin kızıdır. Babası Maurice Dupin, Aristokrat aileden gelen bir subaydı ve Napolyon`un ordusunda görev yapmıştı. Annesi Sophie-Victoire Delaborde Paris`teki küçük bir tiyatro topluluğunda figürandı ve bir kuş satıcısının kızıydı. Babasının erken ölümü (Sand henüz 4 yaşındaydı) sonrası çocukluğunu babaannesinin yanında Berry bölgesindeki Nohant malikanesinde geçirdi. Buradaki kırsal yaşam, daha sonra "köy romanları" olarak bilinen eserlerinin temelini oluşturdu. 

   George Sand`ın çocukluğu annesi ve babaannesi arasındaki bitmek bilmeyen bir sınıf çatışması ve psikolojik savaşın ortasında geçmiştir. Annesinin alt tabakadan geliyor olması, babasından önce evlilik dışı Caroline adında bir kız çocuk dünyaya getirmiş olması ve babasıyla da George Sand henüz doğmadan bir ay önce evlenebilmiş olması yüzünden babaannesi Madame Dupin de Francueil gelinini hiçbir zaman onaylamadı. Babaanne torununun bir asilzade gibi yetişmesini istiyordu ve maddi gücü elinde tutan babaanne annesine bir seçim sundu: Para karşılığında çocuğun velayetinden vazgeçmek. Annesi bir miktar para ve emekli maaşı karşılığında kızını Nohant`ta bırakıp Paris`e taşındı. Annesi tarafından terk edilmiş daha da kötüsü bir nevi satılarak bırakılmış olması ayrıca katı ve disiplinli bir babaannenin yanında büyümüş olan Sand`ın roman karakterlerinde derin bir yalnızlık ve aidiyet arayışı olarak görülür. 

Paris`teki Couvent des Augustines Anglaises Manastırı

   1817-1820 yılları arasında babaannesi onu "ehlîleştirmek" ve aristokrat bir hanımefendi yapmak için Paris`teki Couvent des Augustines Anglaises Manastırı`na gönderdi. Sand burada dinî bir mistisizme kapıldı ve hatta rahibe olmayı bile düşündü. Babaannesi bu durumdan korkarak onu manastırdan geri aldı. Bu eğitim ona ileride eserlerinde kullanacağı felsefi derinliği kazandırdı. 1820`de eve döndüğünde babaannesinin sağlığı giderek bozulmuştu ve böylece Sand`a büyük bir özgürlük alanı doğdu. Bu dönemde erkek kıyafetleri giymeye, ata binmeye, ava gitmeye başladı. Bu toplumsal rollere ilk başkaldırışıydı. Babaannesinin kütüphanesinde daha fazla vakit geçirmeye başlayarak Rousseau, Mostesquieu ve Voltaire kitaplarıyla radikal fikirlerle tanıştı. 

Casimir Dudevant

   18 yaşındayken bir baronun oğlu olan Casimir Dudevant ile evlendi. Başta huzurlu giden bu evlilik zamanla Sand için bir hapishaneye dönüştü. Kocasının kaba tavırları ve ilgisizliği onu depresyona sürükledi. İki çocuk sahibi olduktan sonra 1821`de kocasını ve taşra hayatını terk ederek cebinde çok az bir parayla Paris`e, yazarlık hayallerinin peşinden gitti. Sancılı geçen sürecin ardından çocuklarının velayetini alabilmiş ve yeniden Nohant`taki malikânenin mülkiyetini üzerine alabilmişti. 

   George Sand, 19. Yüzyılın başında Paris`te bir kadın yazar olarak var olabilmek için dönemin katı sosyal, ekonomik ve yasal engelleriyle mücadele etmek zorunda kalmıştır. 1830`larda kadın yazarların eserleri "kadınsı ve hafif" görülerek küçümseniyordu. Bu sebeple eserlerinin tarafsız gözle değerlendirilmesi ve yayıncılar tarafından kabul görmesi için, sevgilisi ve aynı zamanda ilk eserlerindeki ortağı Jules Sandreu`dan esinlendiği Sand soyadı ile erkek mahlası George Sand`ı kullanmaya başladı. Bu isim ona özgür hareket etme ve saygı görme imkânı sağladı. 

   Bu çağ bir kadının ciddiye alınması için erkek olması gereken bir çağdı. Aurore Dupin bu oyunu kabul etmedi. Kuralları değiştiremiyorsa kuralları delmeliydi, öyle de yaptı. O dönemde kadınların yanlarında bir erkek olmadan tiyatroların ön sıralarına geçmesi veya entelektüel kafelere girmesi hoş karşılanmıyor ya da yasaklanıyordu. Ve yine Paris`te kadınların pantolon giymesi yasal olarak özel bir polis iznine (permis de travestissement) tabiydi. Sand, bazen bu izni alarak bazen de yasağı çiğneyerek pantolon giydi ve Paris sokaklarında özgürce dolaşabildi. Kamusal alanda puro ve pipo içmesi kısa saçları ve pantolonları nedeniyle sürekli "skandal kadın" olarak yaftalındı. Boşanmış olması ve evlilik dışı ilişkileri edebî yeteneğinin önüne geçirilerek ahlâkî saldırılara malzeme yapıldı. George Sand tüm bu engelleri aşarak tarihte yazarlıktan geçimini sağlayan ilk profesyonel kadın yazar olmayı başarmıştır. Erkek yazarların aşk hayatı biyografilerinin dipnotuyken, kadın yazarlarınki başlık yapılır. Bu bile aslında onun neden erkek adı seçmek zorunda kaldığını anlatır. Sand erkek olmadı; erkekliğin sağladığı ayrıcalığı ifşa etti. Onun icin önemli olan, erkek kıyafetleri giymenin onu görünmez kılması ve artık erkek bakışının nesnesi olmaktan çıkıp gözlemci konumuna geçerek yazar rolünü üstlenebilmesiydi.

   George Sand, 19. Yüzyıl Fransız edebiyatının en üretken yazarlarından biridir ve kariyeri boyunca 70`den fazla romanın yanı sıra çok sayıda oyun, deneme ve otobiyografik eser kaleme almıştır. Ayrıca bir edebiyat dergisi, iki yerel gazete ve iki ulusal cumhuriyetçi dergi çıkardı. Ancak bunlar kısa sürede hükümet baskısı veya finansal nedenlerle kapandı. Birçok kişi 1789 öncesi döneme nostaljik bir pasiflikle bakarken, George Sand zamanının başlıca entelektüel akımları ve eğilimleriyle mücadele etmekten çekinmeyenlerden biriydi. Eserleri genel olarak üç ana döneme ayrılır;

1. Feminist ve Romantik Dönem (1830`lar) : Bu dönemdeki ilk eserlerinde toplumsal normlara, evlilik kurumunun kısıtlayıcılığına ve kadın haklarına odaklanmıştır.

  • Indiana (1832) : Yazarın tek başına yazdığı ve büyük şöhret kazandığı ilk romanıdır. Mutsuz bir evliliğe hapsolmuş bir kadının özgürlük ve aşk arayışını anlatır.
  • Valentine (1832) : Sınıf farkları ve toplumsal baskıları ele alır. 
  • Leila (1833) : Kadin cinselliği ve ruhsal tatminsizliği işleyen, dönemi için oldukça cesur ve skandal yaratmış felsefi bir romandır. 

2. Sosyalist ve Pastoral (Koy) Romanlar (1840`lar) : Bu dönemde Sand, siyasi fikirlerinden ve kırsal yaşama duyduğu sevgiden beslenmiştir. Köylülerin onurunu ve basit yaşamın erdemlerini yücelten "Pastoral Üçlemesi" en çok okunan eserleri arasındadır. 

  • La Mare au Diable (Seytanli Gol - 1846) : En ünlü köy romanlarından biridir. Çocukluğundaki o huzur arayışını kurgular.
  • La Petite Fadette (Kucuk Fadette - 1849) : Köy hayatını ve halk inanışlarını romantik bir dille işler.
  • Francois le Champi (1848) : Kırsal temalı bir diğer önemli başyapıtıdır. 
  • Consuelo (1842-1843) : Bir opera şarkıcısının hayatı üzerinden sanat ve toplumu sorgulayan devasa bir tarihi romandır. 

3. Otobiyografik ve Geç Dönem Eserleri : Yaşamının son dönemlerinde daha çok anılarına ve doğa tasvirlerine yönelmiştir.

  • Histoire de Ma Vie (Hayatimin Hikayesi - 1855) : Geniş kapsamlı otobiyografisidir. 
  • Un Hiver a Majorque (Mollarca`da Bir Kış - 1842) : Frédéric Chopin ile geçirdiği fırtınalı kışı anlattığı gezi/anı kitabıdır. 
  • Elle et Lui (O ve Kendisi -1859) : Alfred de Musset ile olan ilişkisini kurgulaştırarak anlatır. 

  


   Sand`ın eserleri Fransa`da neredeyse tamamen basım dışı kalmıştı, ikinci el kitapçılarda romanlarından birkaçının Viktoria dönemi tarzındaki çevirilerine ara sıra rastlanabiliyordu. Sand`ın beş ciltlik otobiyografisi, Gallimard`ın 1970`te yeniden basmayı uygun görmesine kadar 1876`dan beri yeniden basılmamıştı. Ve bu eserin İngilizce çevirisi yüzyılın başından beri yayınlanmamıştı. Paris`teki Augustinus rahibelerinin İngiliz Manastırında aldığı iki buçuk yıllık tek resmi eğitimini kapsayan otobiyografisinin ayrı bir bölümü, 1893 yılında yayınlanan `My Counvent Life` adlı çeviride erişilebilir durumda kaldı. Academy Press bu versiyonu 1977`de yeniden bastı. George Sand`ın otobiyografisinde anlattığı kapsamlı hikaye, bir kadının erkek egemen bir dünyaya giriş öyküsüdür.


   George Sand`ın "Hayatımın Hikayesi" adlı eserinin kapsadığı dönem, Fransız Devrimi öncesinden Temmuz Monarşisi`nin son yıllarına kadar uzanan, Fransız tarihinin en önemli dönemlerinden biridir. Sand, otobiyografisine, ailesinin tutumlarını şekillendiren 18. Yüzyılın sakin aristokrat dünyasının bir tasviriyle başlar ve büyükannesinin Terör döneminde hapsedildiği 1790`larin fırtınalı devrimci yıllarına geçer. Ardından babasının hayatını, Napolyon`un en büyük zaferlerinden bazılarının tanık olduğu dönemden, 1808`deki kazara ölümüne kadar, değişen bir dünyada çocukluk ve gençlik yıllarına dair anılarını aktarır. 19. Yüzyılı anlamanın anahtarı olan üç büyük değişimin etkileriyle boğuşmaktadır; Fransız Devrimi, Fransa`da Sanayi Devrimi`nin başlangıcı ve Romantik hareket.

George Sand`ın Fransız Feminizmine Olan Etkileri

   George Sand, Fransız feminizminin henüz kurumsallaşmadığı bir dönemde, bu harekete kuramsal kitaplarla değil bizzat kendi yaşam pratiği ve edebiyatıyla yön vermiştir. O dönemde yürürlükte olan Napolyon Kanunlarına göre kadınlar hukuken çocuklarla aynı statüdeydi ve kocalarına itaat etmek zorundaydı. Sand, romanlarında evliliği kadını köleleştiren bir hapishane olarak tasvir etti. Kadının duygusal ve cinsel tatmin hakkını savunması dönemi için devrimci bir adımdı. Toplumun kadınlara dayattığı kısıtlamalara karşı gelmiş; bağımsız yaşam tarzıyla tarihin ilk feminist figürlerinden biri olarak kabul edilmiştir.

   Sand, `kadının çalışması ayıptır ` algısını yıkarak, sadece kalemiyle geçinen, kendi parasını kazanan bir kadın figürü yarattı. Pantolon giymesi ve erkek mahlası kullanması sadece bir moda tercihi değil erkeklere tanınan ayrıcalıklara (eğitim, sokakta özgürce dolaşma, siyaset konuşma) talip olma eylemliydi. Kadınları belirli toplumsal cinsiyet rolleri ve yaşam tarzlarına hapseden sosyal normlara meydan okuyacak radikal devrimci bir yazarın portresi ortaya çıkmaya başlıyor. Açıkça sigara içen ve erkek gibi giyinen George Sand, aksi takdirde kendisine kapalı olacak olan bu entelektüel açıdan uyarıcı şehrin kültürel ve sanatsal merkezlerini keşfedebiliyordu. 

Sand`ın yazıları, günümüzde Fransız feminizmi üzerine yapılan araştırmalar için önemli kaynaklar olmaya devam ermektedir. Romanlarında son derece modern bir cinsiyet anlayışını ifade ederek, erkeklik ve kadınlık kavramlarını yeniden tanımladı. Sand`ın yazım tarzı; derin psikolojik gözlemler, güçlü kadın karakterler ve toplumsal adaletsizliklere karşı gösterdiği duyarlılıkla öne çıkar. Sand bir keresinde eleştirmenlerine şöyle yazmıştı: "Dünya beni bir gün tanıyacak ve anlayacak. Ama o gün gelmezse de çok önemli değil. Diğer kadınlar için yolu açmış olacağım."

George Sand Entelektüel Çevresi 

Gustave Flaubert ile dostluğu; aralarındaki yaş farkına ve taban tabana zıt edebi görüşlerine ragmen birbirlerine büyük saygı duymuşlardır 

Honore de Balzac; Sand`ın yakın dostuydu. Balzac, onun cesaretine ve çalışma disiplinine hayran kalmış hatta Beatrix adlı romanındaki bir karakteri ondan esinlenerek yaratmıştır.

Fyodor Dostoyevski; gençliğinde Sand`ın eserlerinden derinden etkilenmiş ve onun hakkında "kadın kalbinin en derinden labirentlerini keşfeden kişi" demiştir. Rus edebiyatındaki idealist kadın karakterlerin çoğunda Sand`ın etkisi görülür.

Marie d`Agoult; Sand ile Marie arasında hem bir rekabet hem de bir arkadaşlık vardı. Sand, Marie`ye yazdığı bir mektupta toplumsal normları reddederek şöyle der: "Bize biçilen rollerin dışına çıkmak için yazıyoruz. Kalemimiz, prangalarımızı kırmak için var."

Alfred de Musset; 19. Yüzyıl Fransız edebiyatının en fırtınalı ve efsaneleşmiş ask hikayelerinden biridir. Hem büyük bir tutku hem de derin acılar barındırmıştır. Ayrılık acısı Musset`in en unlu eserlerinden biri olan "Bir Zamanın Çocuğunun İtirafları" romanına ve "Geceler" şiir dizisine ilham oldu. George Sand ise bu ilişkiyi Musset`in ölümünden sonra yayımlanan "O ve Kendisi" adlı eserinde anlatmıştır. 

Victor Hugo; Hayatları boyunca birbirlerine saygı duymuş ve mektuplaşmışlardır. Her ikisi de Romantizm akımının dev isimleriydi ve toplumsal adalet ile kadın hakları gibi konularda benzer vizyonlara sahiptiler. George Sand vefat ettiğinde Viktor Hugo cenazesinde okunması için bir mektup göndermiştir ve orada şunlar yazmaktadır; Ölünün ardından ağlıyor, ölümsüz olanı selamlıyorum. George Sand kadın dehasından kanıtı alan `kadın hakkını` bize miras bırakmıştır. 

Frédéríc Chopin; Piyanist Chopin ile yaşadığı ilişki sanat tarihinin en dramatik aşklarından biridir. 1838`den 1847`ye kadar yaklaşık 9 yıl süren bu ilişkide Chopin`in hastalığı sırasında Sand ona adeta bir anne gibi bakmış, bu süreçte Chopin en ünlü eserlerini bestelemiştir. George Sand, çocukları ve Chopin ile Valldemossa`ya yerleştiler ancak oradaki kötü hava koşulları Chopin`in kronikleşen akciğer hastalığını (tüberküloz) daha da kötüleştirdi. Tüm olumsuzluklara rağmen Chopin 24 Prelüd (Op.28), meşhur "Raindrop" Prelüdü bu dönemde tamamladı. 2. Balad, 3. Scherzo ve 2. Piano Sonatı burada hayat buldu. George Sand ise bu günleri "Mallorca`da Bir Kış" adlı anı kitabında kaleme almıştır. Ayrılıklarının ardından sağlığı hızla kötüleşen Chopin, iki yıl sonra hayatını kaybetmiştir. Bugün Valldemossa`daki çiftin kaldığı Manastır hücresi, Chopin`in piyanosunun da sergilendiği bir müze olarak ziyarete açıktır. 

   George Sand 8 Haziran 1876 tarihinde 71 yaşındayken uzun suredir çektiği bağırsak kanseri sonucu evinde hayatını kaybetmiştir. George Sand, kadınlara biçilen "sessiz ve itaatkar" rolünü reddederek kalemini bir özgürlük manifestosuna dönüştürdü. Sand bize şunu gösterdi: Bir kadının en  büyük devrimi, kendi adını ya da seçtiği bir ismi dünyaya kabul ettirmesidir. 

`Bir Kadın İçin Özgürlük En Büyük Haktır`

George Sand

*George Sand`ın bugün müze olan evini gezmek isterseniz linki tıklayınhttps://www.maison-george-sand.fr/en/discover/history-of-the-george-sand-estate 

*George Sand`in Hayatimin Hikayesi isimli otobiyografi kitabının linki ancak tüm bölümler mevcut değil (İngilizce)https://books.google.co.ug/books?id=4bcOv5KoDgIC&printsec=copyright&hl=en#v=onepage&q&f=false

*George Sand tarafından yayınlanan Fransa Milli Kütüphanesi'nin (BnF) dijital arşivi olan Gallica üzerinde yer alan La Revue Independante (Bağımsız Dergi) 'nin 1 Kasım 1843 tarihli nüshası (Fransızca) -  https://gallica.bnf.fr/ark:/12148/bpt6k9686204p/f13.item

*George Sand "Defterim" isimli kişisel bir web sitesinde bulabileceğiniz George Sand'a dair gazete küpürleri arşivi - https://moncarnetgeorgesand.fr/archives/coupures-de-journaux-part2/

*George Sand'ın kitap arşivi  - https://archive.org/details/sand-consuelo-lessona/page/12/mode/2up


MİLENA JESENSKÁ : KENDİ IŞIĞINDA BİR KADIN

Gölge Değil Işık Olan Kadınlar Serisi - 2

Milena Jesenská

   Milena Jesenská 10 Ağustos 1896`da Prag`da orta sinif bir aileden gelen utangaç zengin bir kızla evlenmiş genç ve yoksul bir doktorun kızı olarak dünyaya geldi. Gazeteci, feminist ve direniş savaşçısıdır. Franz Kafka ile sadece bir ilişki içinde olmaktan öteydi. Prestijli bir lisede okurken Prag`daki edebiyat camiasına dahil oldu. Çek ve Alman toplulukları arasındaki uçurumu aşmaya istekli nadir kişilerden biriydi. 

   Milena, yalnızca Franz Kafka`nın mektuplarındaki bir muhatap değil; kendi başına güçlü bir entelektüeldi. Kafka`nın eserlerini Çekce`ye çevirerek onun Orta Avrupa`da tanınmasında önemli rol oynadı. Milena`nın asıl önemi Kafka`yla kurduğu ilişkiyi aşar. 1920`ler ve 30`larda gazetecilik yapan Jesenská, özellikle kadınların gündelik hayatı, yoksulluk, yabancılaşma ve yükselen faşizmin üzerine cesur yazılar kaleme aldı. Nazizmin tehlikesini erken fark edenlerden biri oldu ve Yahudilerin ülkeden kaçmasına yardım ettiği için Gestapo tarafindan tutuklandı. 

   Milena, duygusal zekâsı, ahlâkî cesareti ve politik berraklığıyla, entelektüel sorumluluğun ne anlama geldiğini gösteren bir figür oldu. Onu önemli kılan da buydu, "bir büyük yazarın hayatındaki kadın" olarak sınırlandırılamayacak o cesur kadın karanlık zamanlarda susmamayı seçmişti. 

   Milena`nın anılarında babası annesinden çok daha büyük bir rol oynuyordu. Babasına duyduğu nefret dolu sevginin kökleri süphesiz ki ilk çocukluk anılarında aranmalıdır. İnatçı ya da arsız olduğu zamanlar babası onu sık sık dövmekteydi. Milena`nin iradesini kırmak, ona kendi düşüncelerini empoze edebilmek icin akıl almaz zorbalıkta yöntemler kullanırdı. Derinliği olan, izi silinmez acılar ve asla unutulmayacak yaşantıların hepsi babasıyla ilgiliydi. 

Dr. Jan Jesensky

   Babası, 'Ordinaryüs Profesör' olarak Prag`daki Karl Universitesi`nde ders veren Dr. Jan Jesensky, Prag`in en şık sokaklarından biri olan Ferdinand Sokağı`ndaki dişçi muayenehanesi sayesinde zengin bir adam olmuştu. Çene cerrahisi alanında yaptığı ün ve kurduğu bilimsel ekol günümüze kadar gelmiştir. 

   Annesi, uzun yıllar hasta yattı. Pernisiyöz anemiye yakalanmıştı. Milena on yaşında olmasına rağmen babası nöbeti devralana kadar annesinin yanında kalmaktaydı. Bu da çoğunlukla gece yarılarına kadar sürerdi. Sonunda babası kumardan ya da kız arkadaşlarının yanından keyif içinde döner gelirdi. Milena annesini her zaman şefkatle sevmişti ama artık körpe bedeni isyan halindeydi, sinirleri bozulmuştu. Yavaştan çürümekte olan annesinin acıları öylesine ıstırap vericiydi ki, Milena annesinin ölümünü bir kurtuluş olarak görmüştü. Annesi öldüğünde Milena 13 yaşındaydı. 

   Milena 15 yaşına geldiğinde şaşırtıcı bir beceriyle büyüklerin düzeyine çıkabiliyordu. Erken olgunlaşmasında babasıyla sürekli catişmasının ve var gücüyle ondan kendini kurtarma çabalarının bir rolü olmuştu. Ve belki yine bu sebeple kitaplara sığınmıştı. O yaşlarda Milena tam bir kitap kurduydu. Özellikle Knut Hamsun, Fyodor Dostoyevsky ve George Meredith`in romanlarını sever ama Leo Tolstoy, Roman Jakobson, Thomas Mann da okurdu. 

   Lise mezuniyetinden sonra babası Milena`nin tıp okumasını istedi. Milena birkac sömestr sonra tıp tahsilini bıraktı. O zamanlar Milena`nin çevresinde bir kadının meslek öğrenmesi hiç de olağan değildi. Onun gibi Pragli burjuva kızları evlenirlerdi, evlenene kadar da onlara babaları bakardı. Ancak Milena otoriter ve kontrolcu babasından uzaklaşıp kendi kimliğini bulmak istiyordu. Edebiyat ve entelektüel çevrelere ilgi duyuyordu ve karşısına Ernst Pollak çıktı. 


   Yahudi yazar Ernst Pollak ile başlayan ilişkisi, son derece vatansever babasını öfkelendirdi ve onu dokuz ay boyunca bir akıl hastanesine yatırdı. Serbest bırakıldıktan sonra Jesenská, 1918`de Pollak ile evlendi ve babasıyla tamamen bağını kopardı. Çift evlendikten sonra Viyana`ya taşındı. Bu kararı verirken oldukça zorlanmış olmalı çünkü Prag`ı bütün kalbiyle seviyordu. O kötü Viyana yıllarında Milena kendi ayakları üzerinde durabilmek için her yolu denedi. Ama elinde mesleği yoktu, hiçbir eğitimini tamamlamamıştı. İlk gelir kaynağı Çekce dersleri vermek oldu. Kocası ona mutfak masrafları için hiç para vermediğinde sıkıntıya düşmüş, zor durumda kaldığından Viyana garına gidip yolcuların bavullarını taşımaktan bile çekinmedi. İş hangi türden olursa olsun onun kendine olan güvenini sarsmazdı; onu yıldıran ruhsal ıstıraplardı. Babasının onu reddetmiş olmasını ve Ernst Pollak`ın gün geçtikçe artan aşağılamalarını kaldıramıyordu. Yeteneklerine uygun bir faaliyete girerek Çekce`ye çeviriler yapmaya başlayıp ilk makalelerini yazdı. 

   Milena, 1920`de Viyana`dayken Prag`da yayınlanan bir gazete için moda muhabiri olarak gazeteciliğe başladı. Bu süre zarfinda Kafka`nın birkaç öyküsünü okudu, bütün hayatı boyunca derin bir saygıyla anacağı yazarın büyüklüğünü daha o zaman fark etmişti ve ona mektuplar yazarak bunları Çekce`ye çevirmeyi teklif etti. Bu, aralarında çoğunlukla mektup yoluyla gerçekleşen, ancak birkaç kez yüz yüze görüştükleri son derece samimi bir yazışmanın başlangıcı oldu. Viyana yıllarındakı mutsuzluğu içinde Kafka`nın eserlerine derinden bağlanmış olmalı. Ancak Kafka ile aralarındaki ilişkinin bir geleceği yoktu ve sonunda hem ilişkileri hem de yazışmaları sona erdi. Bu ilişkideki ihtirası ve trajik bir biçimde bastırılmasını, Kafka`nın elde kalan mektuplarından öğrenebiliyoruz. 


   Milena Jesenská`nın Pollak ile evliliği son derece mutsuz bir evlilikti ve 1924`te ondan boşanıp Prag`a geri döndü. 1927`de Jaromír Krejcar ile evlendi ve bir yıl sonra Jana adında bir kızı oldu. Bu süre içinde gazetecilik kariyeri gelişti. Tanınmış ve saygın bir gazete olan Pritomnost`un (Simdiki Zaman) editörü oldu. Bu donemde hem Jesenska hem de yazilari daha politik bir hal aldi (ilk makalelerinden birinde, Nasyonel Sosyalizm`den kaçan Alman göçmenlerin Prag`a nasıl geldiğini anlatır.) ve Komünist Parti`ye katıldı ancak daha sonra Stalinist Komünizmi'nden ve 1936`da Sovyetler Birliği`nde gerçekleşen bir kaç "göstermelik davadan" hayal kırıklığına uğrayarak partiden ayrıldı. Daha doğrusu Stalinizmi eleştirdiği için partiden ihraç edildi. 

Pritomnost (Simdiki Zaman) Dergisi

   1930`larda Nazi Almanyası`nın Çekoslovakya üzerindeki baskısına odaklandı. Sudet topraklarına seyahat etti. (Sudetenland - 1. Dünya Savaşı sonrası kurulan Çekoslovakya`nın kuzey ve batı sınırlarında Alman nüfusun yoğun yaşadığı dağlık bölgedir.) Hem Nazizmin orada nasıl yükselişte olduğunu hem de nasıl direniş gösterildiğini haberleştirdi. Naziler 1939`da ülkeyi işgal ettiğinde, mültecilerin güvenli bir şekilde ülkeden çıkmasına yardımcı olan bir direniş hareketinin başına geçti. V Boj (Savaşa Doğru) isimli yasadışı bir dergi için çalışır, Komünist parti yetkililerine sığınak sağlar ve tehlikede olan insanlar için kaçış yolları ayarlar. 

Milena Ravensbruck Toplama Kampı`nda

   1939 yılının Kasım ayında Milena tutuklandı ve kadınlar için kurulan Ravensbrück toplama kampına gönderildi. Orada Margarete Buber-Neumann ile tanıştı ve arkadaş oldu. Kampın sert koşulları Jesenská`yı hasta etti ve 17 Mayıs 1944`te 47 yaşındayken hayatını kaybetti. 


   Milena Jesenská, edebiyat tarihine çoğu zaman "Kafka`nın Kadını" ya da "Kafka`nın mektuplarındaki kadın" olarak sıkıştırılır. Oysa bu tanım, Milena`yı anlatmak bir yana, onu görünmez kılar. Çünkü Milena aslında kendi çağını aşan, bağımsız, politik ve cesur bir kadındı. Gazeteciydi. Çevirmenliğin ötesinde metinleri dönüştüren, anlamı yeniden kuran bir zihne sahipti. Yazılari keskin, gözlemleri sertti. Toplumsal adaletsizliklere, yükselen faşizme ve ataerkil düzene karşı açıkca söz aldı, bedel ödemekten kaçınmadı. Nazilere karşı duruşu nedeniyle Ravensbrück toplama kampında hayatını kaybetmesi bile tek başına onun kim olduğunu anlatmaya yeter. 

   Yine onu en iyi anlatacak olan kişilerden biri olan Margarete Buber-Neumann Milena`yı anlatan "Milena-Kafka`nın Kadını" kitabının önsözünde şunları yazar; "Milena Jesenská`ya yalnızca Franz Kafka`nın sevgilisi gözüyle bakmak haksızlık olur. Milena olağanüstü bir insandı; gençliğinde burjuva ahlâk anlayışına karşı çıkan, zor yaşamı boyunca aşırı bireyselciliğini bir kenara bırakıp toplumsal ve siyasi sorumluluk duygusuyla hareket etmesini bilmiş, olağanüstü bir insan. Ülkesi Bohemya`nın boyunduruk altına alındığı günlerde düşünce özgürlüğü için savaşacak gücü ve yılmaz bir cesareti vardı."


   Milena Jesenská`nın yaşadığı dönemde özellikle 1910-1930 arası Orta Avrupa`da kadınlara yönelik toplumsal bakış derin biçimde sınırlayıcı, denetleyici ve ikiyüzlüydü. "Ideal Kadın" tanımı cok dardı. Kadından beklenen şey; itaatkâr eş, fedakâr anne, sessiz destekçi olmalarıydı. Entelektüel merakı olan, politik, fikir beyân eden ya da bağımsız yaşamak isteyen kadınlar "sorunlu", "ahlâksız" ya da "dengesiz" diye etiketlenirdi. Milena gibi yazan, çeviri yapan, açık fikirli ve özgür kadınlar normun dısişındaydı. Kadınlar gazetecilik yapabiliyordu ama coğunlukla; moda, ev hayatı, "kadinca duygular" gibi alanlara sıkıştırılıyorlardı. Milena ise yoksulluk, sınıf eşitsizliği, faşisizm, ahlâkî sorumluluk gibi "erkek isi" sayılan konularda yazıyordu. Ve Milena`nın özel hayatı özellikle Kafka`yla ilişkisi onun entelektüel üretiminin önüne geçirilerek sürekli didiklendi. 

   Milena, Kafka`nın metninin bir parçası haline getirildi, kendi metniyle var olmasına izin verilmedi. Kültürel hafıza politik kadınları değil melankolik erkek dehaları daha kolay romantize eder. Milena Jesenská; Kafka`nın gölgesinde kaldığı için değil, bilinçli olarak gölgede bırakıldığı için bugün hâlâ "Kafka`nın Kadıni" olarak anılıyor. Kafka ile ilişkisi elbette önemlidir ama bu ilişki Milena`yı tanımlamaz. Bugün onu anmak romantik bir hikayeyi tekrar etmek değil; cesareti, düşünsel gücü ve direnişi hatırlamaktır. Kafka`yı etkileyen, onunla eşit düzeyde entelektüel bir bağ kurabilen bir kadındı Milena. İlham alan değil, ilham veren taraftı... 

Franz Kafka'nın Milena'ya yazdığı mektuplar kitap pdf'si (ıngılızce) : https://www.kkoworld.com/kitablar/frans_kafka_milenaya_mektublar-eng.pdf

Milena, gerçekten bir özne midir, yoksa Kafka’nın yazısında üretilmiş bir imge mi? Linkteki inceleme yazısını okuyabilirsiniz 



SOFİA ANDREYEVNA TOLSTAYA : SAVAŞ VE BARIŞ'IN GÖRÜNMEYEN YAZARI

Gölge Değil Işık Olan Kadınlar Serisi - 1

Sofia Andreyevna Tolstoya

   Tarih büyük erkeklerin isimlerini kalın harflerle yazmayı sever. O harflerin arasında kalan kadınlar ise çoğu zaman dipnotlara sıkıştırılır. Sophia Tolstaya, dünya edebiyatının en büyük isimlerinden biri olan Leo Tolstoy'un eşi olarak anılsa da, gerçekte onun hayatı yalnızca bir yazarın karısı olmanın çok ötesindedir. 

   Sofia, Leo Tolstoy`un gölgesinde kalmış bir kadın değil; o gölgenin düşmesini mümkün kılan güçlü dayanaktı. Sophia Tolstoy`un hikayesi fedakâr eş anlatısıyla yumuşatılamaz. Bu hikaye, kadınların entelektüel üretimden sistematik olarak dışlanmasının belgesidir.

   Sofia Andreyevna Tolstoya (Sofia Bers), günlük yazarı, fotoğrafçı ve biyografik çalışmalarıyla tanınan önemli bir kadındır. 22 Ağustos 1844'te soylu bir ailede dünyaya geldi. Kendisi de oldukça iyi öyküler yazan, varlıklı bir saray hekiminin Yahudi kökenli ailesinden gelen, hassas ve zeki bir kızdı.

   Lev Nikolaevic (Leo Tolstoy), Bersov ailesinin uzun zamandir aile dostuydu. Aile başlangıçta Tolstoy'un en büyük kızları Elizabeth'e (Liza) evlilik teklifi edeceğini sanıyordu ancak Tolstoy Liza'nın henüz 18 yaşında olan kız kardeşiyle evlenmek istedi. Bu yüzden Sofia'nın babası Dr. Bersov çok öfkelendi ve uzun süre evliliğe onay vermedi. Buna rağmen 23 Eylül 1862'de Lev Nikolaevich Tolstoy, Sofia Andreyevna Bers ile evlendi. Leo Tolstoy 34, Sofia ise 18 yaşındaydı.

   Evlilikten önce Tolstoy`un ona okuttuğu günlükler, geçmiş ilişkilerini ve ahlakî çelişkilerini tüm açıklığıyla ortaya seriyordu. Sophia, bu gerçekle yüzleşerek evliliği kabul etti. Bu onun hayatı boyunca sergileyeceği duygusal dayanıklılığın ilk işaretiydi. Yine de bu süreçle başa çıkması kolay olmadı. Leo Tolstoy alkolik, kumarbaz, kadın düşkünü bir adamdı. Doyumsuz cinsel açlığı vardı ve bunu kadınlar ve serflerle tatmin ederdi (evlilik yıllarında da bu alışkanlığına geri dönecektir) Bir serften gayrimeşru oğlu olduğu ve çocuğunun yüzüne dahi bakmadığı söylenir, çocuk babasına yakın ama baba-oğul değil kont-serf ilişkisi içinde büyür. (Serf : Derebeylik düzeninde toprakla birlikte alınıp satılabilen köle)

   Yazarın malikanesi Yasnaya Polyana'daydı, çift evlendikten sonra oraya taşındı. Sophia günlüklerinde Yasnaya Polyana'daki hayatın sıkıcı olduğunu yazmıştı. O günleriyle ilgili 8 Ekim 1862 tarihli günlüğüne şunları yazmıştı; "Hayatımda başka ilgi alanları bulamazsam, örneğin çok istediğim çocuklar gibi, çünkü onlar bana sağlam bir gelecek verecek ve bana gerçek saflığın ne olduğunu gösterecekler, geçmişinin tüm iğrençliklerinden ve kocama karşı bu kadar acı hissetmeme neden olan her şeyden arınmış bir şekilde." Ve yine kocasının cinsel yaklaşımlarından halâ dehşete hatta tiksintiye düştüğünü yazıyor. Günlüğünde şöyle devam ediyor; "Onun geçmişinin benim için binlerce farklı duyguyla, iyi ve kötüyle dolu, asla bana ait olamayacak başka bir dünya olduğunu anlayamıyor, tıpkı Tanrı bilir neye veya kime harcanmış gençliğinin de asla bana ait olamayacağı gibi. Ona her şeyimi veriyorum; benden hiçbir parça başka bir yerde boşa harcanmadı. Çocukluğum bile ona aitti."

   Sofia her gün can sıkıntısı ve tembellikle boğuşuyordu. Kocası için pek bir anlam ifade etmiyordu, hiç bir arkadaşı, eğlenebileceği davetler-balolar yoktu. Bütün bunlar öz saygısını ciddi şekilde etkiliyordu. Sürekli suçluluk duyuyor ve kocası tarafından istenmediğini hissediyordu. Zamanla Sofia durumuna razı oldu ve kocasının bitmek bilmeyen eleştirilerini görmezden gelerek evin işlerini yönetmeye başladı. Sık sık hamile kaldı, 13 çocuk dünyaya getirdi ancak yalnızca 8 tanesi hayatta kaldı. Her kayıp onu derinden etkiledi, sık sık depresyona girdi ve kendini giderek kötü hissetti.


   Kısa süre sonra kocasının yazma işlerine yardım etmeye başladı. Leo Tolstoy'un zor okunur el yazmalarını defalarca temize çekip düzenledi, kopyaladı, belgeleri teslim etti, eserlerini tanıttı, miras işlerini yönetti. Zamanla kocasının kâtibi, fiilî menajeri, malikanenin idaresini üstlenen, yüzlerce köylünün geçimini düzenleyen bir yöneticisi oldu. Tüm bunların yanında Sophia yalnızca başkalarının metinlerini kopyalayan biri değildi. Kendi günlüklerini, anılarını ve edebî metinlerini yazdı. Günlükleri 19. yüzyıl Rusya'sında bir kadının iç dünyasını, evlilikteki güç savaşlarını ve entelektüel yalnızlığını tüm çıplaklığıyla yansıtır. Ayrıca dönemine göre oldukça sıra dışı bir biçimde fotoğrafçılıkla ilgilendi. O zamanlara ait hislerini günlüğüne şöyle yansıtmıştı; "Kendimi, mutluluğun görevimi yerine getirmekte yattığına ikna etmeye çalışıyorum, görevim olan her şeyi kopyalamaya ve yapmaya zorluyorum kendimi, ama bazen iradem kırılıyor, kişisel mutluluklar, kişisel bir hayat, kendi işim ve başkalarının emeği üzerinde çalışmamak istiyorum, çünkü tüm hayatım boyunca böyle oldu - işte o zaman gücümü kaybediyorum ve kendimi kötü hissediyorum.

   Tolstoy, yaşlandıkça mülkiyetten, aile bağlarından ve hatta evlilikten uzaklaşmak istedi. Telif haklarını halka bağışlama fikri, Sophia için çocuklarının geleceğini tehdit eden bir karardı. Bu noktada Sophia çoğu zaman dünyevi şeylere önem verdiği, maddiyata düşkün olduğu yönünde suçlandı. Oysa gerçekte yaptığı şey, idealler ile sorumluluklar arasındaki uçurumu kapatmaya çalışmaktı. Sophia, soyut ahlâkın değil somut hayatın tarafını tutuyordu. 28 Ekim 1910 gecesi Leo Tolstoy, evinden kaçarak Sophia'ya bir veda mektubu bıraktı. Mektubu okuduktan sonra, o zamana kadar zaten oldukça tükenmiş hisseden olan Sophia malikanelerindeki gölde kendini boğmaya çalıştı ama kurtarıldı. Bu buhranlı halleri kitaplarda ve bloglarda histerik halde diye tanımlanır ama ben buna katılmıyorum. Sophia Tolstoy'un ruhsal çöküntüleri, kiskançlığı, öfke patlamaları tarih kitaplarında özellikle vurgulanır çünkü patriyarka (erkeklerin birincil güç ve otoriteye sahip olduğu, soyun babadan geçtiği ve toplumun temel yapısının erkek egemenliği üzerine kurulduğu toplumsal sistemdir-ataerkil), itiraz eden kadını akıl sağlığı üzerinden cezalandırır. Sophia'nın yaşadığı şey histeri değil sistematik bir değersizleştirmeye verilen insanî bir tepkidir. Leo Tolstoy bir dâhi olarak anılır o dâhinin arkasında ömrünü tüketen kadın ise zor bir eş, histerik, anlayışsız, kıskanç diye etiketlenir.

Lev Tolstoy ve Sofia Tolstoya 

   Kısa süre sonra Leo Tolstoy'un Astapovo istasyonunda zatüreden ölmek üzere olduğu haberi gelir. Sophia oraya gider ancak akrabaları onu görmesine izin vermez. Tolstoy, 7 Kasim 1910'da öldü. Yazarın ölümüne kadar 48 yil birlikte yaşadılar ve bu dünyanın en ünlü mutsuz evliliklerinden biridir. Sophia ondan 9 yıl daha uzun yaşadı ve bu süre zarfında günlüklerini yayınlamaya başladı; evli bir kadın olarak hayatı boyunca onu rahatsız eden saldırıları - parlak kocasına lâyık olmadığını dinlemeye devam etti. Yayınlamaya başladığı günlüklerinin başına şu sözleri ekledi; ".... insanlar, belki de en genç yaşlarından itibaren bir dâhinin ve büyük bir adamın eşi olmanın ağır yükünü narin omuzlarında taşıyan kişiye höşgörü göstersinler. Sadece günlükleri değil anıları, çocuk öyküleri, edebi metinler de üretti.

   Sophia Tolstoy "Kimin Suçu?" isimli bir roman da yazdı. 18 yaşındaki Anna'nın, şımarık bekar 35 yaşındaki Prens Prozorsky'e aşık olmasının öyküsünü anlatır. Sophia, kahraman hakkında şöyle yazıyor; "Her kadın gerçekten sadece bir kez sever ve eğer başka birini severse bu onun şiirsel isteklerini karşılamayan, onları çiğneyen ve ona evliliğin sadece kaba tarafını sunan kocasının suçudur." Sophia, kitabını kocasının "Kreutzer Sonati"na bir yanıt olarak tasarladı. İkisini sırayla okursanız neredeyse birbirinin aynisi olduklarını göreceksiniz, ancak her iki durumda da bu çarpık bir aynadır. Birinde erkeklerin maddi aşkı ortaya konurken diğerinde kadın, erkeğin baştan çıkarıcısı ve düşmanı olarak gösterilir. Leo Tolstoy, "Kreutzer Sonatı"nı Anna Karanina'dan iki yıl sonra Beethoven'ın piyano ve keman sonatından esinlenerek yazdı. Özünde sadakatsizliğin sonuçlarını anlatan otobiyografik bir itiraf olarak tasarlanmıştır. Kadın arzusunun mekanizmalarına dair saplantılı bilgisizliğin yanı sıra, ahlâkî ruhu da hikayenin önemsizliğiyle zayıflatılmıştır ve bu da Sophia Tolstaya'nın kişisel dünyasının çok daha gerçekçi bir versiyonunu sunmasına ve böylece izleyicinin gözünde ve her şeyden önce kendi vicdanı onunda kendini haklı çıkarmasına olanak tanır.

   Sophia, "Kimin Suçu?" adlı eserini bitirdiğinde, yayınlanmasını aklından bile geçirmemişti. Yine de ölümünden sonra bile bunun gerçekleşmesini umuyordu. Dileğinin gerçekleşmesi için tam bir yüzyıl geçmesi gerekecekti. Roman ilk olarak 1994 yılında Oktyabr (Ekim) dergisinde yayımlandı ancak Rusya'daki çalkantılı politik dönemlerde dikkat çekmedi. Bugün çeşitli dillere çevrildi ve yeni feminist akımla uyumlu hale geldi.

   Sophia, Leo Tolstoy'a Anna Karenina, Savaş ve Barış gibi başyapıtlarının yazılmasını mümkün kılan düzenli bir hayat sağlamıştır. Sophia yazı yazarken bölünüyordu, Tolstoy yazı yazarken korunuyordu. Sophia, kendi yazarlığını kurmak yerine başka bir erkeğin yazar olarak özgürleşmesine olanak sağladı. Oysa Sophia'nın sadece günlükleri bile evlilik, annelik, cinsellik ve zihinsel yorgunluk üzerine radikal bir bilinç kaydıdır. Yine de erkek yazarın üretkenliği kadının tükenmişliği pahasına kutsanır.

Sophia Tolstoy'un günlüklerini aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz. (İngilizce) ; https://almabooks.com/wp-content/uploads/2021/02/DiariesSophiaTolstoyExtract.pdf

CLARE SHERIDAN İLE AYRICALIĞIN KÖR NOKTASINDAN TÜRKİYE`YE BAKMAK

     CLARE SHERIDAN KİMDİR?  




   9 Eylül 1885 doğumlu İngiliz heykeltraş, gazeteci ve yazar Sheridan, Britanya aristokrasisinin ayrıcalıklı dünyasında yetişti. Soylu bir aileden geliyordu ve ailesinin sağladığı imkânlar, onun sanat ve edebiyat dünyasına olan ilgisini artırdı ve genç yaşta sanatsal yeteneklerini keşfetmesine yardımcı oldu. Aynı zamanda, ünlü siyasetçi Winston Churchill`in kuzeniydi; bu bağlantı, onun toplum içindeki yerini daha da önemli kıldı. 

   Onun seyahat edebilme özgürlüğü, politik figürlerle kolayca temas kurabilmesi ve yazdıklarının ciddiye alınması; büyük ölçüde bu ayrıcalığın sağladığı görünmez zırh sayesinde mümkündü. Bu bağlam, Sheridan'ın kendisini "bağımsız" ve "sisteme mesafeli" bir figür olarak sunmasına rağmen, dünyaya bakışının temelini oluşturan sınıfsal konumu açıkça ortaya koyar.


   Heykeltraş olarak özellikle Sovyet Rusya'da Lenin ve Troçki gibi isimlerle kurduğu ilişkilerle tanındı. Ancak bu temaslar, derin bir politik kavrayıştan çok, Batılı entelektüellerin devrimlere duyduğu romantik merakın uzantısıydı. Devrim, onun için çoğu zaman yaşayan halkların tarihsel zorunluluklarından ziyade, egzotik ve heyecan verici bir sahneydi. Bu eğilim, Türkiye`ye bakışında daha da belirginleşir.

Türkiye Cumhuriyeti`nin ilk yılları ve Sade Türk Kahvesi kitabi hakkında...

   Clare Sheridan, genellikle İngiliz aristokrasisinin içinden çıkmış cesur bir kadın, devrimlerle flört eden sıra dışı bir entelektüel ve Doğu'ya meraklı bir gezgin olarak sunulur. Oysa bu anlatı, onun yazdıklarını ve baktığı yerleri hangi konumdan gördüğünü sorgulamadan kabul etmeyi gerektirir.

   Bu yazı, Clare Sheridan'ı romantize eden biyografilerin aksine, özellikle yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti`ne dair gözlemlerini ve Sade Türk Kahvesi adlı kitabındaki yaklaşımını eleştirel bir mesafeyle ele almayı amaçlıyor.


   Clare Sheridan, Türkiye'ye cumhuriyetin ilk yıllarında geldi. Bu dönem, Osmanlı İmparatorluğu'nun enkazı üzerinde, işgalden çıkmış, yoksul ama siyasi olarak son derece bilinçli bir toplumun köklü dönüşümler yaşadığı bir zaman dilimiydi. Ancak Sheridan'ın "Sade Türk Kahvesi" kitabında bu tarihsel bağlam neredeyse yok sayılır. Kitap boyunca Sheridan, Türkiye'de yapılan devrimleri - kıyafet düzenlemelerinden toplumsal yaşamdaki dönüşümlere kadar - üstten bakan, ukala ve yer yer aşağılayıcı bir dille ele alır.

   Eleştirileri, bir toplumun neden bu değişimlere ihtiyaç duyduğunu anlamaya çalışmaktan ziyade, alışılmış Doğu`nun bozulmasına duyulan rahatsızlığı yansıtır. Modernleşme çabaları, onun kaleminde çoğu zaman aceleci, yapay ve halktan kopuk girişimler gibi sunulur. Oysa gözden kaçırdığı temel gerçek şudur; bu yenilikler bir tercih değil, var olabilmenin koşuluydu!

   Sheridan'ın yazılarındaki temel sorun, Türkiye'yi tarihsel bir özne olarak değil, Batılı gözlemcinin değerlendirmesine açık bir deney alanı gibi ele almasıdır. Yüzyıllarca süren imparatorluk düzeninin çöküşü, emperyalist işgal, savaş yorgunluğu ve ekonomik yıkım; onun anlatısında neredeyse dekor niteliğindedir.


 Cumhuriyet reformlarını eleştirirken, Britanya gibi yüzyıllar boyunca kendi modernleşmesini kademeli ve çoğu zaman sömürgecilik üzerinden gerçekleştirmiş bir ülkenin konforlu noktasından konuşur. Türkiye`nin ayni lükse sahip olmadığını, zamanın Türkiye için yavaş değil acımasız aktığını kavramaz ya da kavramak istemez.

   "Sade Türk Kahvesi", Türkiye'yi anlatmaktan çok, Batılı bir entelektüelin kendi üstünlük hissini yeniden üretmesinin metnidir. Yeni kurulmuş bir Cumhuriyeti kendi tarihsel yükünü ve zorunluluklarını görmezden gelerek yargılayan bu bakış açısı, bugün hâlâ asmamız gereken entelektüel bir eşiktir.

   Sheridan, kitabin son (Medeniyetin Ortaya Çıkışı) bölümünde şapka devrimine yer veriyor ve alaycı eleştirileri ile kitabini bitiriyor. Bu bölümde Gazi Mustafa Kemal'in İnebolu'da şapka devrimi ile ilgili yaptığı konuşmayı paylaşıyor ve sonrasında şu sözlere yer veriyor: "Türkiye'den ayrılmamdan tam da bir gün önce bütün gazeteler bu konuşmadan söz eder durumda. Gazi'ye göre var olan, var olmayan, varmış gibi olan, muhakkak var olması gereken vs. Türk medeniyetinin tek eksiği, içinde ve ruhunda zaten taşıdığı bir gerçeği somut bir şekilde dışa vuramamış olmasıymış. Bunu kanıtlayacak tek şey de bir şapkaymış. Nasıl bir şapka? Ne diyeyim?... Gözümün önüne şapkalı Türkler geliyor; her türlü Türk, her türlü şapka takmış vaziyette! Modern Türk medeniyetini temsil eden kaleydoskopik bir zafer alayı gibi geçiyorlar gözlerimin önünden...."

"....Anlaşıldığına göre, fes, kalpak veya sarık takmaktan vazgeçtikleri andan itibaren, kağnılar da sürücülerinin gözünde birden modern ulaşım araçlarına dönüşecek!..... Yol, tren hattı, liman, iskele, makine, örgütlenme, okul, hastane, hijyen, vs. gibi konuların üzerinde durmaya ne lüzum var ki? Bunlar için para ve zaman gerekir. Türkiye'nin ise boşa harcayacak ne zamanı ne de parası var. Nitekim, "Medeniyet gafillere ve kendisine uymayanlara karşı çok acımasızdır."Doğu Rönesansı'nın meşalesi olan Türkiye Cumhuriyeti'nin lideri böyle diyor. Kendisi medeniyetin gereklerini de çok iyi biliyor."

   Bu, sivri dille yazılmış eleştiriden çok daha öte bir şey. Bir entelektüelin (!) meselenin sadece şapka olmadığını bilmediğini düşünmek çok zor. Yapılan devrimleri tek bir şapkaya indirgemekte de iyi niyet aranmaz. Yol, tren hattı, liman, iskele, makine, örgütlenme, okul, hastane, hijyen vs. hepsi zamanla hayata geçirildi zaten. Sheridan, 31 Mayıs 1970 yılında öldü, tüm bu yapılanları görmüş ya da duymuş olmalı.

  Şapka bir semboldü. Osmanlı'da fes ve sarık sadece kıyafet değildi, dini ve sınıfsal kimliği de temsil ediyordu. Devlet bireyin ne giyeceğine dolaylı olarak din üzerinden karar veriyordu. Mustafa Kemal'in hedefi devletin dine değil, akla ve yurttaşlığa dayanması gerektiğiydi. Şapka burada eşit yurttaşlık ve sekülerleşme sembolüydü. Kıyafet kimlik - kimlik zihniyet- zihniyet devlet düzeni demekti. Şapka, zihniyet değişiminin görsel manifestosuydu. Mustafa Kemal bu konuda ısrarcıydı çünkü onun bakışı şuydu; "Bu ülke ya çağdaş bir devlet olacak ya da din adına yönetilen bir toplum olarak kalacak."

Şapka Devrimi Neyi değiştirdi?

   
   Kamusal alanın dini görünümünü kırdı, "değişmez olan" algısını yıktı. Şapka devrimi gösterdi ki gelenek değiştirilebilir, din adına kutsanan alışkanlıklar sorgulanabilir. Bu zihinsel kırılma sonraki reformların önünü açtı; harf devrimi, medeni kanun, eğitim birliği... Devletin yönünü görünür kıldı. Batı tipi bir hukuk, bilim temelli eğitim, ulus-devlet yöneliminin görsel ilanıydı şapka. Şapka Devrimi toplumu modernleştirmedi; ama modernleşmenin geri dönülmez olduğunu herkese gösterdi. Yani Doğu Rönesansı'nın meşalesi olan Türkiye Cumhuriyeti'nin lideri medeniyetin gereklerini çok da iyi biliyormuş, evet.

Batılı gözlemcilerin 'otoriterlik' ya da 'yapay modernleşme' olarak adlandırdığı pek çok uygulama, aslında sömürgeleştirilmemek için zamanla yarışan bir toplumun refleksleriydi. 

📌Clare Sheridan`ın "Mayfair`den Moskova`ya" günlüğünü aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz ; https://archive.org/details/mayfairtomoscowc00sher/page/n9/mode/2up 

📌Clare Sheridan'ın Türkiyedeki seyahatine ve Latife Hanım ile tanışmasına dair notlarına yer verdigi "Nuda Veritas" isimli otobiyografik eserini de yine aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz ; https://archive.org/details/in.ernet.dli.2015.176196/page/n1/mode/2up